Suriyeli Hekim Sorunu

Mart 2011 de başlayan Suriye olayları, birçok olumsuz yönüyle ülkemizi etkilemeye devam ediyor. Ve bu etkiler gün geçtikçe azalmak yerine türlü boyutlar kazanıyor.


Sorunlardan bir tanesi, Suriye den ülkemize olan kitlesel göçlerdir. Sorun her ne kadar halk tarafından ciddiyetle gündemine alınmamışsa da ülkemizin bugün ve yarınını, demografiden güvenliğe, eğitimden sağlığa kadar etkileyecek dev bir sorundur. Ve biz ne yazık ki, büyük toplumsal etkilenim yaratacak bu göç dalgasının muhtemel sonuçlarını değerlendirmekten uzağız. Sayıları tahminen 3 milyon civarında olan dilleri, alfabeleri gelenekleri iş tutuşları farklı bu kitlenin ülkemiz toplumuyla entegrasyonu nasıl olacaktır sorusu öylece duruyor ortada…


Büyük bir insani dram olarak takip ettiğimiz olay, aynı zamanda küresel pazarlıkların konusudur. Ne yazık ki, ülkelerin acımasız al-ver pazarlıklarının objesidir. Bu yazı, asla bir göçmen-mülteci kabul etmeme veya insanlık dışı bir pozisyon alış değildir. Olguları gözleyerek ve etkileri tahmin ederek politika geliştirme gerekliliğini kabul etme yazısıdır.


Konuyla ilgili son olay, Suriye’den gelen hekimlerin Türkiye’de çalışmalarını engelleyen mevzuatın azaltılması veya kaldırılması yönündeki Sağlık Bakanlığınca yapılan yönetmelik değişiklikleridir.


Bilindiği gibi 22.02 2012 tarih ve 28212 sayılı yönetmelikle; Türkiye’de çalışmak isteyen yabancı uyruklu (Türk soylular hariç) hekimlere birtakım şartları tamamlaması halinde çalışma izni verildi. Bu şartlar; denkliği onaylanmış diploma ve uzmanlık belgesi, mesleğini icraya engel hali bulunmamak, Türkçe bildiğini gösterir bir sınavdan geçer not almak, Türkiye’de ikamet izni olmak ve mesleki mali sorumluluk sigortasını yaptırmış bulunmaktı.


Bu yönetmeliğe 16.07.2013 tarihinde Suriye uyruklu doktorlar için geçici bir madde eklendi. Bu geçici madde de, Suriyeli doktorların, barınma merkezlerinde çalışabilmesi için yukarıdaki tüm bu şartlar kaldırıldı ve sadece “mesleğini icraya yetkili olduğuna dair belge” şartı getirildi. Dikkat edilirse bu geçici maddede, Suriyelilerin çalışma alanı, AFAD tarafından kurulan barınma merkezleri olarak gösteriliyordu. Diploma veya uzmanlık belgesi yerine mesleği icraya yetkili olduğuna dair belge isteniyordu. Bu belgeyi, Sağlık Bakanlığı onaylayacaktı. Bahsedilen belge nedir, nereden nasıl temin edilir konusunda bir açıklama yoktu. Anlaşıldığı kadarıyla, bu, Suriye’den getirilmiş bir diploma olabileceği gibi oradaki bir hastaneden zamanında alınmış bir doktor maaş dökümü bile olabilirdi.


11.01.2016 tarihinde Bakanlar Kurulunca 8375 sayılı, yabancıların çalışmasına dair yönetmelik çıkarıldı. Bu yönetmeliğin 3, 4, ve 5. Maddelerinde; sağlık meslek mensuplarının -ki bizim özelimizde tabiplerdir- Türkiye’de 6 aylık bir ikamet sonrası Sağlık Bakanlığından ön izin alındıktan sonra, çalışacağı kurumun e-devlet üzerinden Çalışma Bakanlığına müracaatıyla çalışma izni alabileceği belirtildi. Aynı yönetmeliğin 11. maddesinde ise yardım hizmetlerinde kar gütmeyen dernek ve vakıfların yabancıları çalıştırmak üzere başvurabileceği yazıyor.


16.06.2016 tarihinde 28212 sayılı bu yönetmelik bir defa daha değiştirildi. Bu değişiklikle; hekimlerin çalışma alanı, barınma merkezleri olmaktan çıktı. “Bakanlıkça belirlenen sağlık kuruluşları” oldu. Yani çalışma alanı genişletildi. Aynı zamanda, sınavla kanıtlanan Türkçe bilme, ikamet izni ve mesleki mali sorumluluk sigortası şartı tekrar getirildi. Bu son değişiklik, Suriyeli doktorları, yabancı bir ülkede çalışmaları için asıl gerekli olan diploma ve uzmanlık belgesinin gösterilmesi ve denkliğinin kabulü gibi büyük bir yükümlülükten kurtardı.


8375 ve 28212 sayılı yönetmelikler ile Suriye’li meslektaşlarımızın (ki gerçekten hekimlerse) Türkiye sağlık ortamına diploma ve uzmanlık belgesi olmaksızın, dernek ve vakıfların çatısı altında girmelerinin yolu açıldı.


Konunun değişik boyutları vardır ve ne olursa olsun kendi memleketlerinden toplu göç etmek zorunda kalmış insanların başka bir ülkede evsiz barksız, işsiz, perişan hale gelmeleriyle ilgili duygusal ve insani bir konudur, tabi ki. Ancak, biz bu yönünden çok Türkiye’deki sağlık ortamını ve ulusal hekim işgücü pazarını etkilemesiyle ilgileneceğiz.

Dikkati çeken noktalardan bir tanesi Türkiye’nin Suriye’den gelenleri, mülteci olarak tanımlamaması, “geçici korunma-barınma altındakiler “ veya “Suriye’den gelen misafirler” şeklinde isimlendirmesidir. Uluslararası hukuk açısından, Suriye’den savaş sebebiyle Türkiye’ye göçmek veya kaçmak zorunda kalanlar mültecidir. Ve mülteci hakları, bizim de Resmi Gazete de yayınlayarak tanıdığımız 1951 Cenevre Mülteciler Sözleşmesi ile çizilmiştir. Türkiye, bu konuyla ilgili yasal çerçeveyi 04.04.2013 tarihinde 6458 sayılı “Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununu” çıkararak ve bu kanunla İçişleri Bakanlığına bağlı Göç İdaresi diye bir kurum kurarak çizmiştir. Kanun, Avrupa’dan gelenlere mülteci derken Avrupa dışı kaynaklardan gelenleri yani Suriyelileri ayırarak “şartlı mülteci” demiştir. Ancak, Çalışma Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı’nın yazışma ve yönetmeliklerinde şartlı mülteci ibaresi de kullanılmamakta, geçici barınma altındakiler ibaresi bulunmaktadır.


Suriye olayları başladığında, hükümetin konuyu ele alış biçimini de bu yolla anlamaktayız. Göç başladığında “yakında dönerler” düşüncesiyle, gelenleri hak sahibi yapmamak amacıyla mülteci denilmezken belli bir süre sonra geri dönüş imkanları azaldığı hatta yok olduğu, ekonomik darboğaz da krizden fırsat yaratmak olarak düşünülebilecek ucuz işgücü temini, olayların bu boyuta gelmesinde sorumluluk hissedildiği ve sağlık alanında biraz sonra bahsedilecek devletin mazhariyetine nail olmuş dini veya İslamcı dernek ve vakıfların desteklenmesi için hekimlerden diploma bile istememe noktasına gelinmiştir. 2011 yılında gelenlerin mülteci olarak adlandırılması, 3 senelik bir ikamet sonrası çoğu iş alanlarında çalışma kısıtlılıklarının kaldırılması zorunluluğuna yol açacakken, sağlık ve hekimlik gibi diploma kalifikasyonu ve standardizasyonu gereken alanlarda kısıtlamaların sürmesini gerektirecekti. Halbuki o günü kurtarmak amacıyla o gün yapılan ayarlamalar, bugün başka etmenlerinde araya girmesiyle böyle bir serbestiyet-laçkalık doğurmuştur.


Kaldı ki Cenevre Mülteciler Sözleşmesi 17. Maddesi, yasal olarak ikamet eden her mülteciye, ücretli bir meslekte çalışmak hakkı bakımından, aynı şartlar içinde yabancı bir memleketin vatandaşına uyguladıkları en müsait muameleyi uygulamak zorunluluğu getiriyor. Yine 19. madde, “her taraf devlet, ülkesinde yasal olarak ikamet eden ve bu devletin yetkili makamlarınca tanınan diplomalara sahip olup bir ihtisas mesleğini icra etmek isteyen mültecilere, mümkün olduğu kadar müsait ve her halde aynı şartlar içindeki tüm yabancılara sağlanandan daha az müsait olmayan şekilde muamele uygulayacaktır.” diyor. Yine 17. maddenin 2. Bendi ulusal işgücü pazarını korumak hakkını devlete vermekle beraber diplomalı kalifikasyon gerektirmeyen işlerde 3 yıllık ikameti ve ülke vatandaşıyla evliliği engellerin kalkması için yeterli görüyor. Bu, Suriyeli hekimlere diğer yabancı hekimlere de uyguladığımız şartlardan daha fazlasını isteyemeyeceğimiz manasına gelir. Ancak savaş sebebiyle, gelirken diploma getirememek veya halen başkent Şam’da eski devletin, kurumlarıyla devam ettiği göz önüne alındığında “kabul edilebilir diploma kaydı” temin edememiş olmak veya bu tür belgelerin teminini sağlayacak uluslararası bir sistemi çalıştırmamak nasıl değerlendirilmelidir bilmiyoruz. Bu bahsi kapatırken “ulusal işgücü pazarını korumak” kaygısının uluslararası sözleşmelerde geçtiğine dikkatinizi çekerim.


Ayrıca, mevcut durum; AKP hükümetinin Türkiye’de yabancı uyruklu hekimlerin çalışmasının önündeki engelleri kaldırmasına itiraz eden en azından tam mütekabiliyet arayan örgütümüz TTB’nin karşı çıkışının da çok ötesinde bir olaydır.


Türkiye’de 2014 rakamlarıyla 100 bin kişiye 174 hekim düşüyor. Bu rakam, seneden seneye artıyor. Türkiye’nin de dahil olduğu, Arjantin, Brezilya ve İsrail gibi orta-üst gelirli ülkelerde 100 bin kişiye düşen doktor sayısı ortalaması 161, Japonya, Güney Kore, İspanya gibi üst gelir grubu ülkelerde 287. Zaten şu anda kendi gelir grubumuzdaki ülkelerin üzerinde bir sayıya ulaşmış durumdayız. Nüfus artış hızının mütemadiyen düşmesine karşılık 75 tıp fakültesiyle olağanüstü bir hızla senede yedi sekiz bin doktor çıkardığımız düşünülürse bir süre sonra işsiz doktor gerçeğiyle yüzleşmemiz kaçınılmazdır. Basit bir metafor vardır. Sofrada ekmek bittiyse mutlaka yemek istediği halde yiyemeyen kişi, arttıysa da ziyan olan ekmek vardır. İşte politika denen şey budur. Amaç, mümkün olduğunca aç kimsenin kalmaması ve ekmeğin artmaması olmalıdır. Hükümetin, doktor sayısını ihtiyacın üstünde artırma politikası, yabancı doktorlarla da desteklenerek devam ediyorsa iş bulamayan doktorlar olacak ve hemen ardından iş bulanların kazancı düşecektir. Bu, sağlık yatırımcılarınca sürekli şikayet edilen, hastane işletme maliyetlerinde asıl yekun tutan hekim giderinin azaltılması demektir.


Başka bir yönü daha var. AKP, malum olduğu üzere genellikle kendisine oy vermediği ve meslek örgütleri de muhalif olduğu için üniversite mezunu kesime karşı mesafeli ve nobran davranıyor. Doğal liderlerinin doktorlar aleyhinde -miting meydanları da dahil- sayısız beyanatı var. Böyle bir psikolojinin de etkisiyle Sağlık Bakanlığı kendi ülkesinin hekimlerine karşı çok kuralcı ve sert. Muayenehanelerin merdiven sayısından, gittikleri bilimsel kongrede nerede ve kimlerle konakladığına kadar inceleyerek etik dışı ilişkiler araştırıyor. Özel telefon hatları kurarak, hekimlerin şikayet edilmesi için vatandaşı kışkırtıyor. Bir yönüyle kamuda ve özelde emeğimizin karşılığı olan muayene ve işlemlerin SUT fiyatlarını belki 10 yıldır artırmıyor. Hastanelerin ekipmanlarını ve mimari teknik detaylarını olması gerektiği şekliyle olağanüstü bir titizlikle denetliyor. Devreye Suriye göçmenleri konusu girince diplomasız doktor çalıştırmaya, hekim olduğunu beyan eden bir Suriyelinin göstermelik bir hekimin sözde refakatinde çalışmasına göz yumuyor.


Suriyeli hekimlere tanınan bu imtiyaz, bir nevi burada kalanların kazanılmış hakkı olacak, topluma entegrasyonlarını engelleyecek, bir süre sonra da “kendimiz pişirip kendimiz yiyoruz. Bize kimse karışamaz, karışmamalı” noktasına götürecektir. Hatta yönetmeliklerde kar amacı gütmeyen dernek ve vakıflar başlığı altındaki İslamcı kuruluşların uzun erimli rüyalarıyla, mültecilerin hak arama etkinlikleri biraraya gelirse, dertten kurtulmayan güzel ve yalnız ülkemiz, başka ve büyük bir başağrısı illetine daha sahip olabilecektir.


Özetle göçün başladığı ilk andan itibaren uluslarası sözleşmeler ve teamüller neyi gerektiriyorsa öyle davranılmalı, gelenlere mülteci denilerek hakları tanınmalıydı. Bu haklar kapsamında, ülkemizde 3 sene ikamet sonrası yasalarımıza göre yabancı hekimlerin Türkiye’de çalışabilmesi için gereken şartların aynısı, ne eksik ne fazla onlara da uygulanmalıydı. Böylece, onların emeği karşılığını bulacak amaçları konusunda şüpheler bulunan dernek ve kişilerin yanında çalışmak zorunda kalmayacaklar, ülkemizin yasalarına bağlı vatandaş olmanın yolu açılacaktı.


Sonuç olarak Suriyeli hekimi, diploma zorunluluğu olmaksızın çalıştırmak ve bu işin illa bir dernek veya vakıf çatısı altında olmasını istemek, sayısız sakıncalar doğurabilme olasılığıyla meslek örgütümüz TTB’nin, takip etmesi ve karşı çıkması gereken bir konudur.