Medeniyet - Uygarlık Bağlamında Osmanlı

Muhtemelen, sizin gözleminiz de bu yöndedir. Güzel ülkemizde, her ciddi konuşma, “ne olacak bu memleketin hali” çerçevesinde gelişir. Eğer uzuyorsa, illa ki, Osmanlı bir yerden dahil olur, mevzuya. Konuştuğunuz kişilerin muhafazakarlık oranı arttıkça Osmanlı dönemi yüceltilir ve kutsanır. Arka planda, Cumhuriyet’in bizi kötüleştirdiği vardır. Hissedersiniz. Osmanlı’yı kutsayanlar, alfabe değişikliklerinin sembolize ettiği Atatürk devrimleri ve Cumhuriyetin, geçmişimizle irtibatı kestiğini, bu sebeple ahlak, kültür ve inanç değerleri üzerine oturan bir eğitim sistemi kuramadığımızı, dolayısıyla belimizi bir türlü doğrultamadığımızı söylerler. Ne kadar itiraz ederseniz edin bu yerleşik yargıyı kıramazsınız. Bir defasında, daha serbest düşündüğünü sandığım bir arkadaşım bile, itirazından hemen sonra memleketin kötü halini Osmanlı döneminde var olan medeniyet iddiamızı, Cumhuriyet ile yitirişimize bağlamıştı.


Sonuç olarak, yurdum insanının gözünde, Osmanlı; bir eli yağda, bir eli balda, kötülük ve haksızlık görmemiş ve bilmeyen, melaikelerin yaşadığı bir hayal ülkesidir.


Pekiyi gerçekten durum böyle midir? Son 100 senede, medeniyet anlayışımızı ve iddiamızı kaybettik mi? Daha önce biz bir medeniyet miydik? Medeniyet nedir? Varsa niye kaybettik? Zaten yoksa, niye yoktu? Bu işin nesnel ölçütleri var mıdır?


Peşinen söyleyeyim: Mahalleyi haraca kesen bir kabadayının veya tüm müsabakalarını kazanan bir güreşçinin, normal olarak, yaşlılığın getirdiği iç ve başka rakiplerin çıkması gibi bir dış etkenle bu durumunu ilelebet koruyamamasına benzetirsek durumu, bu acizlik halini, onun eskisi gibi yağıp gürlememesine bağlamak ne denli doğrudur, bilmiyorum.


Konuya, kavramları açıklayarak girmekte fayda var. Medeniyet nedir? Uygarlık nedir? Batı dillerindeki civilization kelimesi nereye oturuyor ve nasıl anlamalıyız? Kelimeleri, niyetimizi belli etmek koşuluyla istediğimiz gibi kullanabileceğimiz aletler olarak niteleyen Levi-Straus’dan cesaret alarak ve medeniyet ile uygarlık arasındaki farkı anlatabilmek için uygarlık kelimesine ayrı bir anlam ve görev vereceğim, birazdan.


Medeniyet; bir ülkenin, bir toplumun maddi ve manevi varlıkları yani sanat, bilim, teknoloji ve düşünce alanındaki tüm varlığıdır. Bir şekilde, toplumun yaşadığı topraklara bıraktığı ayak izleridir. Şu anda, BM’nin insani gelişmişlik indeksinde en başta olan Norveç ile en sonda olan Sierra Leone’de yaşadığı topraklara izlerini bırakıyor. Roma imparatorluğu, Abbasiler ve Osmanlılar için de tabi ki böyle. Öyleyse, Osmanlı’nın bu coğrafyada ayak izleri vardır. Yani bir medeniyet yaratmıştır. Ancak iddiamızı kaybettik diyerek şikayet edilen şey bu olmasa gerek. Küresel anlamda, Osmanlı öncü ve özgün bir medeniyet idi ve onu kaybettik demek isteniyor. Bu durumu, uygarlık daha iyi tarif ediyor. Uygarlık; çağdaşlarının yani akranlarının ve kendinden öncekilerin önünde olanı ve onu tekrar etmeksizin farklı olanı tarif ediyor. Tartışılabilir bir yerdeyim. Ama niyetim böyle olanı diğerlerinden ayırmak.


Terminolojinin bu şekilde olması anlaşmayı, sınıflamaları ve evrenselliği artırıyor. Demek ki iddiamızı kaybettik denilen şey, öncü ve özgün bir medeniyet yani uygarlıktır.


Tarihçi Arnold Toynbee; uygarlığı, herkesi kapsayan büyük insanlık ailesinin üyeleri olarak, tam uyum halinde yaşayabileceğimiz bir toplum durumu yaratmak için girişilmiş çabalar olarak tarif eder. Ve bilinen bütün uygarlıkların, bilinçli değilse bile bilinçsiz bir şekilde amaçladıkları hedefin bu olduğuna inandığını söyler. Görüldüğü gibi uygarlık, daha evrensel daha insancıl ve daha barışık amaçlarla gider.


O zaman yapmamız gereken, Osmanlı’nın yaşadığı dönem içerisinde bir uygarlık oluşturup oluşturamadığını anlamaya çalışmaktır. Tabii ki kolay bir iş değil bu. Ölçmek ve kıyaslama yapmak için belli zaman diliminde belli ölçütleri alıp konuyu biraz daha nesnel hale getireceğiz. Ölçüm için çok çalışma var. Ancak bana göre, toplumsal gelişmeyi dört faktörle ölçen Naroll’un 1950’lerde söyleyip, Ian Morrıs’in şimdilerde geliştirdiği, “Dünyaya Neden Batı Hükmediyor” kitabında uzun uzadıya anlattığı kriterleri yardımcı olabilir. Bu kriterler; enerji temini, kentleşme, bilgiyi işleme ve savaş kabiliyeti olarak dört tane. Bu ölçütleri tamamen sayısal olarak ifade etmek mümkündür ki yazar kitabında bunu yapıyor. Ancak beni fazlasıyla aşacak bir iş. Ayrıca, uzun ve karışık sonuçlarıyla yazıyı anlaşılmaz hale getirebilir, bu tarz. Ben, daha çok edebi metinler ve tarih yazılarından küçük alıntılar yaparak, Morrıs’in bu dört kriterine göre Osmanlı’nın fotoğrafını çekeceğim.


Kentleşme ile başlıyorum. 1870’deki İstanbul’u, ülkemizde çok bilinen “Çocuk Kalbi” kitabının yazarı aynı zamanda gezgin Edmonde de Amicis anlatıyor: “İstanbul, Avrupa`nın gündüz en parlak, gece en karanlık şehridir. Tek tük ve birbirinden çok uzak olan fenerler, belli başlı sokakları ancak aydınlatır, ötekiler mağara gibidir, kimse elinde bir fener olmadan bu sokaklara girmeyi göze alamaz. Bu yüzden, gece olur olmaz, şehir ıssızlaşır; bekçilerden, köpek sürülerinden, kimse görmeden kaçan günahkár kadınlardan, yerin altındaki meyhanelerden çıkan delikanlılardan, yollarda ve mezarlıklarda, orada burada, şuleler gibi bir parlayıp bir sönen esrarlı fenerlerden başka bir şey görülmez.”


1854 de Albay Charles Gordon’un İstanbul’dan babasına yazdığı ve İngiltere Başbakanına kadar ulaşan mektubunda, kir, toz ve düzensizlikten bahsediyor, bu kadar güzel bir yerin bu kadar barbarca ziyan edilmesinden yakınıyordu. Tabii ki onun amacı, İstanbul’u biz hak ediyoruz, sahibi biz olalım düşüncesiydi. Ne yazık ki; bu harikulade şehir böyle azgın düşünceleri alevlendirecek kadar kıymet bilmeyen ellerdeydi ve kötü yönetiliyordu.


Osmanlı’nın küresel ölçekteki şehri İstanbul en parlak zamanlarını 5-8. yy da yaşamıştır. Mine Kırıkkanat’ın “Bir Hristiyan Masalı” kitabında çok güzel anlattığı şekilde, 8. yüzyılda türlü hilelerle Hristiyanlığın ruhani merkezinin Roma’ya taşınmasıyla peyderpey kan kaybetmiştir. Zaten dünyada medeniyete öncülük eden bölgeler açısından küresel ölçekte bir düşünüşte, İstanbul’u da içine alan Doğu Akdeniz merkezli bölge, ağırlığını 1400’ lü yıllarda tamamen kuzeybatı Avrupa’ya terketmiştir. Yani Osmanlı’nın başkenti olarak İstanbul’un, uygarlık şehri özelliği olmamıştır. Oryantalistler ve gezginler için özgünlüğü olsa da.


Fernand Braudel’de, “Uygarlıkların Grameri” isimli çok bilinen kitabında, İstanbul’un da dahil olduğu Müslümanların yönettiği kentleri incelemekte ve konuyu şöyle bağlamaktadır. “Değil arabanın, iki atın bile yan yana geçemeyeceği darlıkta, ancak yağmur sularıyla yıkanabilen, her iki tarafındaki evlerin sokak ve caddelere tecavüz etmek için adeta birbirini ittirdiği ve kesif tozun hiç eksilmediği bir karmaşadır, bu şehirler.”


Aslında gerek yok ama yine de söyleyeyim: Konu, İstanbul’un dillere destan güzelliği veya tarih boyunca olan önemi değil kentleşme düzeyidir. En basitinden bugün bile konunun öneminin bilinmesine rağmen bu kadar har vurup harman vurulmuş adeta suistimal edilmiş Bursa, Antalya İzmir gibi nice kentimizi görünce o günde çok farklı olamayacağımız tahmin edilebilir.


Bilginin işlenmesi konusuna gelince, matbaanın 250 sene geç gelmesi her şeyi açıklayacak önemli bir tespittir. Kaldı ki cumhuriyetle yapılan alfabe değişikliği öncesi okuryazarlık oranının % 5 olması ve bu oranın içinde kadınların aşağı yukarı hiç olmayışı da vaziyetimizi gösteren ayrı bir tespittir.


Şevket Süreyya’nın Suyu Arayan Adam adlı kitabındaki yazdıkları; ahalinin, dünyadan eğitimden ve düşünceden tamamen kopuk, kaderine terkedilmiş bir halk olduğunun en iyi göstergesidir. Yazar, 1915 Kafkas cephesindeki askerlerini anlatıyor. “ Bir gün askerlere sordum: "Bizim dinimiz nedir? Hepsinin bir ağızdan, ‘Elhamdülillâh Müslümanız’ diye cevap vereceklerini sanıyordum. Fakat öyle olmadı, cevaplar karıştı. Kimisi ‘imamı Azam dinindeniz’, kimisi ‘Hazreti Ali dinindeniz’ dedi. Kimisi de hiçbir din tayin edemedi. Arada, İslâmız’ diyenler de çıktı ama ‘Peygamberimiz kimdir?’ deyince, onlar da pusulayı şaşırdı. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi, ‘Peygamberimiz Enver Paşa’dır’ bile dedi. İçlerinden peygamberin adını duymuş olan birkaçına da, ‘Peygamberimiz sağ mıdır, ölü mü?’ deyince, iş gene çatallaştı. Herkes aklına gelen cevabı veriyordu. Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu.


‘Peygamberimiz sağdır’ diyenlere, ‘O halde hangi şehirde oturur?’ diye sordum. Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul’da, yahut Mekke’de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tayin edemeyenler daha çoktu. ‘Peygamberimiz ölmüştür’ diyenlere de ‘Ne zaman ölmüştür?’ denildiği zaman bu sefer onlar şaşırdılar. Yüz sene önce, bin sene önce diye gelişigüzel cevaplar verenler oluyordu. Fakat çoğu vakit tayin edemiyordu. Din ilkelerini ve ibadetleri doğru dürüst bilen kimse de çıkmadı. Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Onlar da namaz surelerini yanlışsız okuyamadı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi Anadolu köylüleri idi. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler. Hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı: ‘Biz hangi milletteniz?’ deyince 127 her kafadan bir ses çıktı. ‘Biz Türk değil miyiz?’ deyince de hemen, ‘Estağfurullah’ diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz ‘Türk’tük. Bu ordu Türk ordusu idi. Ama onlara göre Türk demek, Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın ise ne olduğu bilinmiyordu. Ama onu herhalde kötü bir şey sayıyorlardı.” Yine çok bilinen bir Takiyüddin efendi hikayesi vardır. 2. Selim ve 3. Murat zamanında İstanbul’da yaşamış matematik, geometri ve astronomi konusunda ciddi çalışmaları olan bu kişinin sarayın desteğiyle yaptırdığı rasathane, 1580’de, türlü gerici düşüncelerle yine saray tarafından yıktırılmıştır. Tarih, Copernic’in güneş sistemi ile ilgili tüm sorunsalı neredeyse çözdüğü yıllardır.


Kaldı ki; geçtiğimiz 400 senede bu topraklardan bilim ve felsefe adına küresel ölçekte aşağı yukarı hiçbir şey çıkmamıştır. İnsanlığın ortak birikimine, tüm zamanların üzerinde ve kat be kat eklemeler olduğu bir periyodda, yani geçtimiz 500 senede, Osmanlı’dan hiçbir katkı olmaması başka bir şey konuşmayı gereksiz hale getirir galiba. Newton’dan Galileo’ya, Lamarce’dan Wegener’e, John Locke’dan Thomas Moore ve Voltaire’e kadar binlerce isim arasında bizden bir kişi yoktur.


Enerji temini ve tüketimi konusu biraz daha teknik bir konu. Beslenme için alınan kalori miktarından, ısınma ve aydınlanmaya, üretim ve ulaşıma kadar çok çeşitli başlıklarda incelenecek bir alan. Özellikle kıyaslamalı bir çalışma belki vardır ama ben bilmiyorum, ciddi bir tez konusudur heralde. Ancak, 1600 veya 1700’de bir Anadolu köylüsü ile Roma-Germen İmpartorluğu’nun herhangi bir yerindeki köylünün beslenme alışkanlıkları, gıda çeşitliliği ve teminini açısından mukayesesinde Osmanlı lehine iyilik olacağını tahmin etmiyorum. Taşkömürü temini, kullanımı ve yaygınlığı açısından İngiltere en az 100- 150 sene ileridedir. Isınma ve ısıtma için neredeyse tek kaynak, tüm coğrafyanın zavallı ağaç varlığıdır. Osmanlı coğrafyasında, Balkanları ayırırsak zaten az yağış alan toprak, düzensiz rejimleri olan nehirler ve kısıtlı tatlı su kaynakları yüzünden ekolojik bir çöküşün işaretlerini bile bulabiliriz.


Savaşma kabiliyeti açısından, denizcilikte 15.yüzyıla kadar Çin gemilerinin daha büyük daha donanımlı olması gerçeğine rağmen Avrupalıların sayısız büyük tarihi yolculuğu ve savaş galibiyeti vardır. 1537 Preveze deniz zaferiyle Akdeniz’ın bir Türk gölü olması, İnebahtı yenilgisiyle en iyimser tahminle 33 sene sürmüş bir zaferdir. Fakat bu sırada; Ümit burnunun aşılması, Amerika’ya yolculuk gibi büyük olaylar olduğu gözönüne alındığında Osmanlı Denizciliğinin en parlak zamanında bile iyi olmadığı ortaya çıkar.


Mesela, 1778 de Ruslara karşı Tatarları desteklemek amacıyla Karadeniz’e gönderilecek donanmanın Üsküdar önünde hazırlanması tam 7 ay sürmüş, Karadeniz’e çıktıktan sonra da aylak aylak 18 gün dolaşıldıktan sonra ilk kuzey fırtınalarının başlamasıyla Sinop limanlarına zor bela sığınılmıştı.


1833 deki Kavalalı İbrahim Paşa’nın Mısır ordusu, koca Osmanlı ordusunu hem de sonradan adı çok duyulacak Moltke gibi bir Prusya paşasının yardımına rağmen Nizip’te büyük bir yenilgiye uğrattıktan sonra Kütahya’ya kadar geldiği ve burada ancak Rusların araya girmesiyle ve istediklerini vererek yollanması, bu tarihteki savaş kabiliyetinin hiç de iyi olmadığının kanıtıdır.


Biraz daha geriye gidersek, 1789 Fransız ihtilalinin olduğu sene tahta çıkan 3. Selim’in seri yenilgiler sonrası reform hareketlerine girişmesi aynı reform hareketleri ve çağdaşlaşma hareketlerine 2. Mahmut tarafından da devam edilmesi, savaşamayan ve birbirini yiyen bir ordunun delili sayılmaz mı? Hakeza, 19. Yy da ardı ardına çıkan Sırp, Yunan, Bulgar vs isyanlarından hiçbirini bastıramamış olması da bir zafiyet işareti değil midir?


Alan Palmer, Osmanlı’nın son 300 yılını anlattığı aynı adlı kitabında, şöyle demektedir. “Viyana’nın alınamaması ve Estergon’un düşmesi yabancı gezginlerin bir buçuk yüzyıldır sezinlediği şeyi, Osmanlı savaş mekanizmasının duraklamaya geçtiği gerçeğini tüm dünyanın önüne koydu.” Dikkat çeken şey, 1683’den 150 sene öncesinde savaş makinası duraklamaya başlamıştır gözlemi var.


Hatta İstanbul’un fethi bile kimi tarihçilere göre, büyük bir askeri zafer olmaktan ziyade kendi içinde çürümüş, zaman içerisinde tamamen kuşatılmasına engel olamamış, mezhep çekişmeleri sebebiyle doğal müttefiklerinden ayrı kalmış bir kent devletinin uygun zamanda halledilmesi olarak değerlendirilir.


Alan Palmer kitabında, ilginç olanın böyle bir büyümenin niçin ve nasıl olduğu değil de herşeye rağmen çöküşün bu kadar uzun sürmüş olmasıdır demektedir. Nitekim, ünlü tarihçi Arnold Toynbee, Osmanlıyı bir şekilde belli bir yüksekliğe tırmanmış ancak buradan ne yukarı çıkabilen ne de aşağı inebilen bir dağcıya benzetmektedir.


Osmanlı hakkındaki bu yargılara Doğan Avcıoğlu, “Türkiye’nın Düzeni” kitabında ciddi olarak karşı çıkar. Ve Osmanlı’nın 19. yüzyılın yarısına kadar çağdaşlarıyla aynı düzeyde veya daha ileride olduğunu söyler. Fransa kralı Francoıs’in 2 milyon duka altın borç aldığını, 16.yy ın en büyük şehrinin İstanbul olduğunu yazar. Yine Polonyalı Ermeni gezgin Simon’un, 1608-19 arasında Sivas’ta 1000 haneli, cami, medrese, hamamlı, kesif ziraat yapan köyler gördüğünden bahsettiğini söyler. Ancak biraz mübalağalı şeylerdir. Çünkü Avcıoğlu, kötüleşmenin, 1838 İngiltere ile yapılan serbest ticaret anlaşmasıyla başladığı tezini kuvvetlendirmek için öncesindeki iyiliği büyütmektedir.


Konu, doğunun sınai kapitalizme geçemeyişi bağlamında Marx’ın ilgisini çekmiş, zamanın aydınlarıyla Osmanlı’yı tartıştıkları mektuplaşmaları olmuştur. Marx, batıda feodal devletten kapitalizme geçişte, toprağa bağlı zanaat azalırken, uzmanlaşmış bir şehir zanaatının oluşmasını ve bunun da ticaret ve tefecilikten sağlanan nakit servet birikimi ile geliştirdiği burjuvanın oynadığı rolü vurgulamıştır. En azından, Osmanlı topraklarında bu seyri izleyememizin; zenginleşme yaratacak bir tarım faaliyetinin olmayışı, vergi sisteminin kötülüğü, yeni dünyadan Peru kaynaklı aşırı gümüş arzının yarattığı enflasyonun çözümsüzlüğü, ticaret aristokrasisinin neredeyse tamamen gayrimüslimlerin elinde oluşu gibi sebeplerle daha ilk adımda başarısızlığa uğramış olduğuna hükmedebiliriz. Açıklamayı; bu topraklarda, sınai kapitalizme geçemeyişin sebebi olarak hiçbir zaman servet birikimi yaratacak bir tarımsal üretim kaynaklı zenginleşme olmadı diye de tercüme edebiliriz. Kemal Tahir de, büyük muhakeme ve öngörüsüyle bu gerçeği görmekte, zenginlik üretemediği için sürekli kavgalar yaşanan bu yere “cenabet topraklar” demektedir.


Tüm bu yazılanların sonucu: Osmanlı, 600 sene yaşadığı topraklarda tabii ki bir şekilde izlerini bırakmıştır. Bu izlere rahatlıkla Osmanlı Medeniyeti diyebiliriz. Ancak bu izler evrensel ölçekte, insanlık birikimine farkedilebilir katkı sağlayacak gerek öncü gerekse özgün olmasıyla bir uygarlığın göstergesi sayılabilecek şeyler değildir.


Onun için arkadaşımızın uygarlık niyet ederek söylediği “medeniyet iddiamızı kaybettik” sözü, hiç olmamış bir şeyin kaybolamayacağı gerçeğine çarparak yerle bir olur.

Keşke olsaydı…