Filme Ben de Gittim

Geçen hafta, Mustafa filmine gittim. Filme gitmeden önce ve sonra yapılan tartışmaları da izlemeye çalıştım. Toplumda samimi Atatürkçülüğüyle veya Atatürk sevgisiyle tanınmış birçok kişi filmi değişik açılardan eleştiriyor, beğenmiyordu. Beğenmeyen her bir kişi beğenmeyiş sebeplerini sıraladıktan sonra, konuyu Can Dündar’a getirerek zaten ondan da farklı bir şey beklemiyorduk diyerek, yazar ve yönetmene karşı güvensizlik içinde olduklarını beyan ediyorlardı. Öyle ki, şimdiye kadar, bir siyasi duruşu olmamış ve kimseninkini de merak etmemiş tipler dahi, filme kadar çok beğenip takdir ettikleri Can Dündar hakkındaki görüşlerinin tamamen olumsuzlandığını söylüyorlardı. Antiparantez söylemeliyim ki; Can Dündar’ı şimdiye kadar sevenlerin büyük çoğunluğu, onun acıklı ve titrek sesine tav oluyorlarmış. Onu da bu vesileyle öğrenmiş oldum. Çevremde filmle ilgili konuştuğum kimi arkadaşlar, yazar ve film hakkındaki olumsuz eleştirilerden o kadar etkileniyor ki, asla filmi görmeyi istemiyor hatta gidenleri de kınıyordu. Gitmeyenler, hem böyle bir yapıma imza atanlara para kazandırmamak, hem de ileride gençliğe Atatürk hakkında seyrettirilecek bir klasik haline gelmesini engellemek için böyle davrandıklarını anlatıyorlardı. Bazıları, ”halbuki sarı zeybek belgeselini ne güzel yapmıştı” diyor, onu yapan birisinin nasıl böyle bir Mustafa filmi yapacağına akıl erdiremediklerini söylüyorlardı. Böyle bir iç çekişe ”yok, yok aslında Sarı Zeybek’de de bir sürü hata vardı ama o görmezden gelindi” şeklinde bir cevap mutlaka veriliyordu. Gösterimdeki filme, tepkileri yeterli bulmayan bir kesim Danimarka‘da ki Hz. Muhammed filmine gösterilen tepkinin, burada da Mustafa’ya gösterilmesi gerektiğini söylüyorlardı. Yani anlaşılacağı gibi, filme gidip gitmeme kararı vermek bile bu işlerde hassas olanlar için tam bir sorunsala dönüyordu.


Ben, hakkında bu kadar konuşulan bir film hakkında biraz destekli atmak gerektiğini daha ilk başta hissettim. Ayrıca eleştirilerin sıradanlıktan çıkıp, olabildiğince özgün olması için birde insanın kendi gözüyle görmesi gerektiğini, bunun aynı zamanda basit bir tutarlılık meselesi olduğunu düşündüm. Nasıl olsa, ben de beğenmeyecektim. Başkalarının dikkatini çekmeyen bir eleştirilecek nokta da, illaki bulurdum. Kendime güveniyordum. Plan basitti. Ben de oradan vuracaktım. Üstelik, Can Dündar’a, şimdiye kadar çok sevdiğini söyleyenler, vuruyordu. Ben ise sittin senedir sevmeyenleri arasındaydım. Birde Nutuk’tan, Turgut Özakman’a, Vamık Volkan’dan Rıza Nur’un kitabına kadar lehte aleyhte epeyce bir şey okumuştum. Yani vurulacak yerleri, yumuşak karınları biliyordum.


Evet, bu duygularla eşimle beraber filme gittik. Gergin ve müteyakkız. Ben niçin yalan söyleyeyim, film başladıktan kısa bir süre sonra istemememe rağmen ağlayacak bir şey buldum ve ağlamaya başladım. Arkadaşlarıyla dağ başını duman almışı söyleyerek yürümelerine de ağladım, Ankara’da seymenlerce karşılanışına da ağladım, seherde Kocatepe’den ilk toplarla askerin Yunan’a saldırışına da . Filmin ilk yarısı bittiğinde, tahmin edileceği gibi eşime dönerek “valla ben ağladım, sen ne yaptın ?” diye sordum tabi ki. Meğerse çoğu sahneyi, o da gözleri yaşlı izlemiş. Filmin ikinci bölümü de aynı duygu yoğunluğuyla geçti, benim için. Oynadığı zeybek, Kulelilileri pencereden selamlayışı unutulacak gibi değil.


Her şey dört dörtlük müydü? Tabii ki hayır. Hoşuma gitmeyen, rahatsızlık veren sahneler yok muydu? Vardı. Vurgulanması muhakkak gereken bir sürü yer es geçilmişti. Farkına vardım. Tarih yanlışlıklarını tespit ettim. Yönetmen belli ki eleştirileri göze almış, konuşulmak tartışılmak istemişti. Belki de bunu tamamen ekonomik kaygılarla yapmıştı. Ama bunlar beni ilgilendirmiyor ki? Ben duygulandım, milli hislerim ayağa kalktı, vatanı kurtarma bilincinin ne olduğunu bir daha iliklerime kadar hissettim.


Bu herkes için de böyledir. Hiçbir şey filmden öğrenilmez. Ve bir şey öğretmek için de film yapılmaz. Film sadece duygunun, hissin, merak etmenin kapılarını açar. Onun için, filmi mikroskopla kurcalamanın kimseye faydası olmaz...


Atatürk’ü çok tartışmak, çok konuşmak lazım, bence. Tartışılacak şeyi çok olduğu için değil. Her tartışmanın, ilgileri bilediğini, merakları konu etrafında topladığını bildiğimiz için. Okuyarak öğrenmek ve fikir sahibi olmak isteyen her kişi başlangıç noktası neresi olursa olsun bir noktada, ona hakkını teslim edenler arasına katılır. Mustafa Kemal hakkında ne denirse densin, ne yazılırsa yazılsın, yaptıkları gölgelenemez. Eseri meydandadır. Çok çemkiren olursa ki bilerek ve inadına M.Kemal düşmanlığıdır bu ve çaresiz kalırsanız, “dedenin kim olduğunu bile bilemiyebilirdin o olmasa, deliliğe gerek yok“ der keser atarsın. Onun için hiçbir aleyhte söylenecek söz korkutmaz beni.


Onu da korkutmazmış, aslında. Bozkurt diye bir kitap yazılmış, sağlığında. Yazarı Armstrong diye bir İngiliz. Ve adam Türkler ve Atatürk’e düşmanlığını adeta kusmak istemiş kitapta. Hükümet, hemen yurda girişini yasaklamış. Bir gün kitabı getirtmiş, Gazi. Merak etmiş. Birkaç gece tercüme ettirerek okutmuş yemekte. Ve okuttukça keyiflenmiş yazılanlara. Hatta arada “şurayı eksik yazmış yahu, söyleyin onu da ilave etsin” diye matrak geçmiş. Niçin? Çünkü bir, M Kemal abdestinden yani yaptıklarından emin. İki, aptal düşmanı herkes sever. Armstrong diyor ki: ”Şeyh Said ayaklandı, fakat İngilizlerden yardım almak zorunda kaldı.” Emperyalist İngiltere’nin piyonu olmuş, şeyhimiz. Sonra efendim idam olmuş haksız yere falan filan. Bu lehte mi aleyhte mi şimdi?


Ayağını doğruluk çizgisinden hiç kaldırmamış adamdır, M. Kemal. Ki bu çizgi milliliktir. Kültürde, ekonomide, dış siyasette, eğitimde. Dikkatle incelendiğinde, M Kemal muarızlarına yanlış çizgi ve hareket noktasından başka bir şey kalmaz. Karşısındaysan, doğru çizgi olan millikten uzaklaşmış, gayrimilli olmuşsun demektir. Ve evrensellik bile bu millilikten başlar. Bu Vahidettin için de böyledir, Ali Kemal, Enver paşa, Çerkes Ethem, M. Suphi içinde, Ayıcı Arif içinde böyledir. Aynı isimlerle yanyana gelmesin ama Karabekir paşa için bile böyledir bu. Kaderin iyi değil, bileceksin artık. Onun için, sürekli içiyormuş da, karanlıktan korkuyormuş da, yalnız kalmış da, Kürtlere muhtariyet verecekmiş de, diktatörmüş de. Vız gelir tırıs gider. Boş laflar. Kim, ne derse desin. Gazi’ye bir kötülük gelmez bunlardan.


Özetle, film için tek bir kriter almak gerektiğini düşünüyorum. Benim ve eşimin gözyaşları. Onun dışındaki her şey yanıltıcıdır. Ve biraz daha olgun soğukkanlı değerlendirmek gerekir, bir hata varsa bile. Çünkü, filmin şimdiye kadar yapıla gelen toptan karalaması, içindeki güzelliklerinde şüpheli hale gelmesine sebep olacaktır.


Herkes her şeyi bilemez. İzmir marşında yüreği pırpırlayan adam lazım, memlekete.