Küba ve İnanç

2016 yılında on arkadaş Küba’ya turistik gezi yaptık. Yaklaşık 10 gün beraberce dolaştık. Aynı şeyleri gördük ve yaşadık. Eğlenceli, egzotik ve öğretici bir geziydi. Benim gördüğüm Küba; doğası zengin, iklimi yaşamaya ve tarıma elverişli, sakin ve mutlu insanların yaşadığı, 10 milyon nüfusu olan büyük bir ada ülkesidir.


Yorumlarımız, oradayken aşağı yukarı birbirine yakındı. Türkiye’ ye döndükten sonra ve zaman geçtikçe Küba hakkındaki kanaatlerimiz birbiriyle çelişmeye başladı. Veya benim kanaatlerim onlarınkinden farklılanmaya başladı.


Niçin böyle oluyor sorusu önemli ve farklı biri soru. Heralde; ham görme işlemi, beyindeki değerlendirme mekanizmaları tarafından işlenirken önceden yaşayarak ve öğrenerek yüklenmiş kimi öznel bilgiler devreye giriyor ve yorumlamayı ona göre yapıyor. Bir anlamda bilgiyle kirlenmiş veya kodlanmış beyin ne görürse görsün, daha önce yüklenmiş bilgiyle yenisini uyumlu hale getiriyor.


Öyleyse kodlanmış ya da şartlanmış kafa kimindir?


Önce ortak güzelliklerden bahsedeyim. Her taraf yemyeşil. Nereye giderseniz yol kenarlarında serbestçe otlanan bakımlı ve cins inekler görüyorsunuz. İnsanları neşeli, iyimser. Hep dans edecekmiş gibiler. Kadınların çoğu şişman. Bol turist var. Birkaç akşam, Havana’da Los Nardos adındaki bol müşterili, ambiyanslı, leziz yemekli ve bize göre çok ucuz olan bir lokantaya gittik. Muhteşemdi. Yine 5 gün süreyle kaldığımız, Milagro-Leo çiftinin, Kanada’daki ortağıyla nasıl bir hileli işlemle yaptırdıklarını anlamadığımız pansiyonumuz da belki Küba’da tekti ve çok iyiydi. Kontaktımız Türkiye’de başlayan ve orada da devam eden ve güya bize rehberlik yapacak, adı Fidel olan üçkağıtçı dışında insanları yardımsever ve samimi gördük. Havana’nın itibarlı bir noktasındaki Atatürk büstünü ziyaretimiz ve herkesin kendi meşrebince şiir veya dua okuyarak atamızı ve memleketimizi yadetmesi de hoş anılarımızdan bir tanesidir. Ve yine yol kenarlarında ve duvarlarda kocaman olarak yazılmış, ya vatan ya ölüm diyen Mustafa Kemal’in sözlerine birebir uyan “Patrıa o Muerte” yazıları da milliyetçi sosyalizmin güzel bir örneğiydi. Diğer bir güzellik ise, her yerde 1800’lü yılların sonunda Küba’da ve Güney Amerika’da sömürgeciliğe karşı çıkan Jose Marti’nin heykellerinin olmasıydı. Yollarda rehberimiz olan Ricardo ile biraz yakınlaşınca Che Guevara ve Camilo Cienfuegos’ u çok sevdiğini elini kalbine götürerek veya alkış yaparak göstermesine rağmen sıra Fidel Castro’ya gelince sol elini yuvarlak yapıp sağ elinin avuç içiyle vurarak ona küfür ettiğini hem gördük hem de kahkahalarla kameraya çektik. İyi mi kötü mü olduğuna karar veremediğim diğer bir nokta ise Küba’da İngilizce’nin hemen hemen hiç bilinmemesi.


Benim arkadaşlarımdan farklı olarak gördüğüm Küba şöyleydi: Uzaktan anlaşılamayacak kadar derin bir yoksulluk ve dış dünyaya kapalı bir yaşam mevcut. Konut olarak kullanılan hiçbir evde cam yok. Yanlış duymadınız cam yok. Pansiyon olarak kullanılan ve casa denilen evlerdeki eşyalar, çarşaftan sandalyeye, fincandan mutfak evyelerine kadar en az 20-30 yıllık. Bu evlerin her yerine, eskiliğin oluşturduğu bir küf ve toz sinmiş. Ve evler kitsch denilen basit bayağı çoğu plastik olan süslemelerle dolu. Lavabodaki ayna, sabunluk, yatağın başındaki komidin aklınıza neresi geliyorsa her yer böyle şeylerle dolu. Halka açık internet yok. Lüks oteller belli saatlerde uydudan temin ettikleri interneti vatandaşlara saatlik olarak satıyorlar ve çevresinde yüzlerce kişi ayakta veya yerlere oturarak wifi’ den faydalanmaya çalışıyor. Ana caddeler koloniyal dönemden kalma kimi bakımlı kimi köhnemiş çökmüş ama hepsi alımlı Georgiyen tarz binalarla dolu. Ancak ana caddelerin hemen arkasına geçildiği anda bu eski binaların dükkan katlarında, hiçbir şekilde güneş görmeyen, tek odalı inanılmaz kötü şartlarda yaşayan binlerce insan var. Prestijli meydanlarda devlet dairesi olarak, kimi bölgelerde turizme yönelik ve kimi yerlerde ise sanki ayrıcalıklı kişiler için inşa edilmiş sosyal konut benzeri devasa yapılar, zevksiz ve korkutucu. Biz batılıların hayatına girmiş cola gibi fanta gibi lüzumsuz içeceklerin sunum ve tadıyla bir benzerinin Küba devleti tarafından üretilerek vatandaşına sunulması da sistemin zaafı olarak göründü bana. Birkaç kasap dükkanı gördüm. Etten zİyade, paça, kelle gibi şeyler satan bir sakatatçıya benziyor. Bizim buralardaki sabit semt pazarlarına benzeyen pazarlar var. Nispeten oraya has ama kesinlikle bizimkilerle kıyaslanamayacak fakirlikte sebze meyve satılıyor. Etler bu pazarlarda sabah buzdolabına değil açık tezgahlara konuyor ve müşterisini bekliyor. Büyük bir ada ülkesi olmasına rağmen kıyı ve denizlerde belki de bir tane bile kayıktan iri bir tekne yok. Tahminlerimiz, ABD ‘ye kaçışların engellenmesi açısından devletin balıkçılığa izin vermediği yönünde. Ordu-devlet hizmetinde kullanılan nispeten iyi arabaların dışında bir tane bile normal yani yeni sayılabilecek binek otomobil yok. Trafikteki arabalar 40- 50 yıllık. Kişi başı 8-10 cuc-Euro para vererek bir iki müzeye gittik. Duvarlara asılı bir iki fotoğraf, bir iki mektup, asker parkası ve mavzerden başka bir şey görmedik. Aldatılmışlık duygusu ile çıktık.


Başkentin, dolayısıyla Küba’nın en büyük hastanesini, Türkiye’ den gelmiş hekimler olarak gezmek istedik. Zorluk çıkabileceğini tahmin ederek önce hiçbir olağanüstülük yokmuş gibi hastaneye girmek istedik. Bizdeki güvenlik benzeri bir kişi tarafından durdurulduk. Bunun üzerine oradan geçen bir kadın doktordan kendimizi tanıtarak yardım istedik. Doktor, bizim için güvenliğe rica etti . Ama o gittikten sonra gelen güvenlik şefi, her isteğimizi “not possible” cümlesiyle karşıladı. Küba, biz Türk doktorlara karşı hastanesini bir hapishane gibi koruyordu ve “minister permit” istiyordu. Çok istiyorsak, hastanenin hemen yanındaki diplomatik personel ve turistler için yapılmış küçük poliklinik binasını gezebileceğimiz söylendi. Oraya da gittik. Ama ne sağlık personeli, ne de hasta görebildik.


Diğer bir ilgi çekici konu ülkede iki para sisteminin kullanılıyor olması. Paralardan birisi, biz turistler için geçerli olan aşağı yukarı 1 euro, 1,2 cuc eşitlemesi yapılmış para. Diğeri ise Küba vatandaşlarının kullanımına yönelik, yerli para… bir küçük suya biz 1 cuc verdik. Halbuki 1 cuc, imkan olsa bir yerliye verilse o 25 tane su alabilir. Yani ikisi arasında 25 misli kuvvet farkı olan iki para. Yabancı paranın alınıp satılması ancak kayıt altında olabildiği ve elinde cuc olan vatandaşlarının da Küba dışına çıkmaları imkanı olmadığı için yasadışılık riskini almak dışında kuvvetli paraya sahip olmanın bir önemi kalmıyor. Benim gördüğüm hiçbir Kübalı, onun da benim de avantajıma olacak şartlar mevcut olsa bile bizim kullandığımız turist parasını almadı.


Şehirlerdeki kötü yaşam koşullarını görünce, ülkenin sağlık istatistiklerinin güvenilirliği konusunda da aklıma şüpheler gelmedi değil. Ülke dışında çalışan binlerce doktoru, üst düzey tıp eğitimi olduğu veya Küba’da keşfedilen kanser ilacı türü haberlerin ne kadarı doğrudur bilemiyorum.


Benim gördüğüm bu manzara, Türkiye’ye döndüğümüz anda sadece bana ait bir bulgu olarak kaldı. Gerek geziye beraber gittiğimiz, gerekse daha önceden oraları görmüş arkadaşlar ya benim gördüklerimi farklı anlamlandırdılar ya da her bir olumsuz fotoğraf için bir sebep gerekçe buldular. Hele ki sol siyaset içinden gelmiş, konuşurken yazarken tartışırken Küba ile ilgili sağlıktan bağımsızlığa kadar hep olumlu konuşmuş kişiler her bir gözleme “ama”, “fakat”, “şundan dolayı” diyerek cevap verdi. İşte bu yazının konusu niçin ve nasıl böyle oluyor sorusuna cevap aramaktır.


Türkiye siyaset yelpazesi, inanç alanlarıyla doludur. Sağda da solda da, dokunulmaz mutlak doğrular vardır. Nasıl Osmanlı konusu dindar sağ seçmen için bir inanç alanı gibi değerlendiriliyor ve ona yönelik minik bir eleştiri bile hiç düşünmeksizin sert bir reaksiyonla karşılık buluyorsa, solda da, sola açılma derecesiyle ilişkili olarak Castro Küba’sının kutsallık ve dokunulmazlığı artıyor. Gülümseyerek söylemeden geçemeyeceğim. Bu yazıya yapılacak her sert tepki, yazının doğruluğunu ispat eden bir karine olacaktır.

Castro Küba’sının bir inanç alanı olarak belirmesinin esasta iki sebebi var. Birincisi; ABD’nin dünyanın her tarafında sergilediği insanlık dışı tavrına ilaveten Küba’ ya yönelik asimetrik ezici yaptırımlara karşı gelişen, “mazlum ülke” olduğu gerçeği. Vietnam’dan Şili, Irak’dan Filistin’e kadar ABD’nin mazlum milletlere uyguladığı kıyaslanamaz gücünün Küba’da sökmemesi, Küba hakkında bir sempati halesi yaratıyor. Kural tanımaz azgın bir canavarla mücadele eden kahraman, cesur ve genç ülke algısı belleklere kazınıyor. İkinci sebebi ise Marksizm’in bir bilim olduğu düşüncesi.


19. yüzyılın her alandaki “hayatın ve evrenin formülünü buluyoruz” heyecanı, en az iki bin yıllık idealist felsefe ve metafizik dünyasına cevap, bütünlüklü ve kapsayıcı niteliğiyle Marks-Engels’in diyalektik materyalizmden geldi. Ve ardından gelen Marksist ekonomi-politik öğretiye, tüm dünyada aydınlar hemen sarıldı. 20. yüzyıl başından itibaren değişik coğrafyalarda, farklı uygulama alanlarıyla ve yönetim teoriyle bu, dünyanın yarısında daha da tartışılmaz hale geldi. Aydınlar için Wegener’in Kıtaların Kayma Kuramı veya Darwin’in Evrim veya Einstein’in Görelilik Kuramı neyse aynı itibar ile bilimsellik tahtına oturdu. Diğerleri bilimsel etkinlik içerisinde an be an deneme- sınamaya tabi tutulduğu ve her denemeden başarıyla geçtikleri halde diyalektik ve tarihsel materyalizm kapısından burnunu sokarak içeri giren Marks’ın ekonomi-politiği, karşıtlarını hemen üreterek ve böylece tarafları da konsolide ederek bilim dünyasında sınanabilir olmaktan çıktı. Kehanete varan öngörüleriyle bir kült veya bir inanç oldu.


Marks’ın tutumu 19 yy. aydınlarının genel tutumudur. Dinin kesin bilgi vereceği inancı yerine bilim ikame edilmiştir. Şöyle düşünülüyordu. Newton, doğa bilimlerinin bilinmezini bulmuştu. Marks ve Engels’ de sosyal bilimlerin Newton’u değil miydi? Hatta Marks, Newtonvari bir determinizmden saptığı için Darwin’ i eleştiriyordu. Arkadaşı Engels’e yazdığı mektupta, hafife alarak “evrim, sans eseri olabilir mi” diye soruyordu. Ve zaman Marks’ın yanıldığını ortaya çıkardı. Marks yanılsa bile Marksistler bunu göremedi. Yanılmazlık düşüncesi, tarihsel tecrübelerin ve başarısızlıkların es geçilmesine sebep oldu. Küba gerçeği de bunun bir parçasıdır.


Raymond Aron, bu sebeple, sosyalizm için tanrısı olmayan dünyevi bir din diyor. Aynı şeyi belki 50 sene sonra, popüler Sapiens kitabının yazarı Harari’de söylüyor. Sosyalist hümanizma diye bir adlandırma yaparak, “mezhep” olarak anıyor ve insanlar arasında eşitliği hedeflerler diyor.


Ne zaman ki bilim felsefesi alanında Karl Popper, paradigmaları değiştiren bilim tarifini yaptı ve bunun uygulamalarında Marksizm’in bir bilim olamayacağını söyledi, bilimsel felsefenin, bilimselliğine gölge düştü. Marks, üretim güçleri kuvvetleniyor, proletarya gittikçe fakirleşiyor diyordu. Süreç, proletaryanın ister istemez parti halinde örgütlenmesiyle ve bunun da devrimle sonuçlanacağını söylüyordu. Bu sebepler, birbirine bağlı ve kaçınılmaz bir ilişkiler ağı içinde bu sonucu doğuracaktı. Halbuki yaşadığımız olaylar gösterdi ki kapitalizm veya piyasa mekanizmaları, zaman içinde değişikliğe uğruyor, bir anlamda kendini revize ediyor, kendini yıkıma götürecek süreçleri durduruyor. Burada söylemek istediğimiz şey kapitalizmin üstünlükleri değil Marks önermesinin yanılgısıdır.


Raymond Aron, Marksçı kehanetler tablosunu Hristiyan- Yahudi kehanetlerine benzetmektedir. Her geleceği okuyuş, bugünü suçlayıştır. Kara günleri aşmak görevi bir zümre veya ferde verilmiştir. Komünist parti, kiliseleşmiştir.


İslamcılığın önemli isimlerinden Sait Halim Paşa, ”Buhranlarımız” adlı eserinde Müslüman dünyası niçin geri kaldı sorusuna cevap ararken bu konuyu da açıklayabilecek genel bir soruna parmak basıyor. Diyor ki; “bizim dimağımız, henüz eşyadan fikire intikal edemiyor. Fikirlerden eşyaya geçmeyi tercih ediyoruz. Çünkü bu sayede, düşüncelerimiz sonsuz hayaller içinde her şeyi kendi emellerine göre tertip edebileceği hayali bir çevre bulabiliyor.” Bizim konuya bağlamak gerekirse; önce Küba mükemmeldir fikrine iman ediyoruz. Sonra gördüğümüz şeyleri bu fikre adapte ediyoruz. Halbuki önce eşyayı yani Küba’yı görmek sonra fikir oluşturmak gerekir.


Mesela, Marksist gelenek içinde yer alan ancak Marksizm’e eleştiri getiren Franfurt Okulu düşünürleri de benzer şeyler söylemektedirler. Marksizm’in özellikle Engels eliyle popülerleştirilip Komünist Parti ideolojisı haline getirilmesiyle; bilimsel olan, ideolojik hale gelmiş pozitivist bakış açısıyla eleştiriden korunarak dogmatikleştirilmiş, adeta bir inanç haline getirilmiştir. Böylece, Marks’ın diyalektik materyalizm ve tarihsel materyalizm teorisi, insanı özgürleştirme yönünde değil baskılama yönünde çalışmıştır.


Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi, bu sene 1 Mayıs kutlamaları için whatsapp’ da paylaşım yapan bir arkadaşın, “yaşasın Marks ve Lenin’in yüce ideolojısı” diyerek terminoloji olarak da ezoterik bir dil kullanmasıdır.


Nitekim yaşanılan Sovyet Rusya pratiği, Doğu-Batı Almanya ve buna benzer çok sayıda örnek, mutlaka her birinin kendine özel sebepleri olmasına rağmen belki de en önemlisi “Das Kapital” bilgilerinin doğmatik bir inanç gibi algılanması ve revize edilmeye kapalı olması yüzünden birer başarısızlık hikayesidir. Hala revizyon mu devrim mi tartışmaları süredursun, Marks’ın eleştirdiği ve önce sanayileşmiş batı ülkelerinde yıkılacaktır dediği kapitalizm, bütün insanlığı utandıran uygulamalarına rağmen kendi iç hesaplaşmasını daha iyi yaptığı için ayakta kalmıştır.


Bilimin yanlışlanmaya sürekli açık olması gerekirken Marksizm’in bu etkinliğe kendini kapatması, onun adeta bir inanç gibi algılanmasını sağlayarak bir yandan dış etkilerden kısmen korunmasını sağlarken bir yandan da yumuşak karnı-dezevantajı olmaktadır. Marksizm, doğal ancak dolaylı bir şekilde siyaset felsefelerini ve siyasal hayatı etkilerken ne zamandır başat oyuncu olma özelliğini yitirmiştir. Zihinlerdeki Das Kapital için bu süreç, avam tabiriyle ne öldürüyor ne umduruyor diye özetlenebilecek süreçtir.


Revizyon konusu o kadar önemlidir ki Marksist felsefeci Orhan Hançerlioğlu Felsefe Ansiklopedisinde revizyonizmi şiddetle reddeder.2018 yılında bile, yeni durumlara, yeni yorumlar gerekebilir diyen Trocki, Kautsky, Buharin ve niceleri adeta bir dinin sapkınları muamelesi görüyorlar. Bu açıdan, içtihat kapısı kapanmıştır diyerek kutsal kitabı veya kelamı yeni bir okumaya-yoruma kapatan katı dindar Müslümanlarla olan benzerlik dikkat çekiyor.


Küba konusuna dönersek; Marksizm’in bir bilim olduğu ve bilim kelimesinin pozitivist felsefe ile yanlış yorumlanmasından kaynaklanan dokunulamaz, revize edilemez, eleştirilemez olduğu düşüncesi, Küba’nın mazlum ülke olduğu gerçeğiyle birleşince adı geçen ülkeyi objektif olarak gözlemlemek imkansız hale geliyor.


Eleştirilerim, Küba’ya değil onu olduğundan farklı göstermeye çalışanlaradır. Amacım, 60 senelik bir düzenin, ister istemez küflenmiş ve hissizleşmiş idaresince yoksulluk ve çaresizliğe mahkum olmuş insanlarına faydalı olmaktır.


Turist olarak daha çok Avrupa ülkelerine giden bizler için Küba; alışık olmadığımız ve bilmediğimiz iklim, doğa ve insanlarıyla, yaşam tarzlarıyla, sosyal ve siyasal yapısıyla çok değişik bir destinasyon olarak anılarımızın en güzel bölümlerinde kalacaktır.