Komploculuk Bağlamında: Oldu mu Olduruldu mu?

Mel Gibson’un “Conspiracy Theory”, Komplo Teorisi filmini seyretmişsinizdir heralde. Hafif sıyrık bir taksi şoförünün kendi sokağındaki basit bir olaydan hareketle uluslararası güçlerin derinden savaşını ortaya çıkarmasını anlatır.


“Sivil Örümceğin Ağında- Türkiye” isimli bir kitap var. Bu ilginç kitabın yazarı Mustafa Yıldırım, Antalya’ya geldiğinde dinlemeye gitmiştim. ABD senatosunu da işin içine katarak Muğla-Antalya arasındaki tarihi Likya yolu üzerinde Vatikan benzeri bir demokrasi kutsal şehrinin, Türkiye’den kopartılarak kurulacağını söylüyordu ve bol alkış alıyordu.


“1969’da Amerikalıların aya gittiği bilgisinin doğru olmadığını, SSCB arasındaki küresel hegemonya savaşında ABD derin devletinin NASA’ya uygulattırdığı bir senaryo olduğunu söyleyenler var. Güya Ay görüntüleri, Los Angeles stüdyolarında çekilmiş. Benzer şekilde 11 Eylül İkiz Kuleler saldırısıyla binlerce insanın ölümünü, ABD derin devletine bağlayanlar ve buna delil olarak ölenlerden hiçbirinin Yahudi olmamasını gösterenlerden birisiyle bizzat konuştum, kalakaldım.


Geçtiğimiz aylarda, sosyal medyada doğruluğundan şüphe edilmeyen bir resim dolaşıyordu. Ev ortamında çekilmiş, 16-17 yaşlarında üç tane genç kızın resminin altında birisinin Almanya Başbakanı Angela Merkel, birisinin İngiltere Başbakanı Therasa May ve diğerinin CIA başkan yardımcısı bilmem kim olduğu yazıyor, uluslararası üst aklın, görüldüğü gibi en az 40-50 yıllık planlamalarla çalıştığı söyleniyordu.


Güzel ülkemizde, eceliyle öldü denilmesi için sayısız sebepler olmasına rağmen Atatürk’ten Turgut Özal’a, Eşref Paşa’dan Muhsin Yazıcıoğlu’na, Adnan Kahveci’den Üzeyir Garih’e kadar sayısız tanınmış insanın ölümü üzerinde şüpheler yaratılır, komplo hikayeleri düzenlenir. Benzer şekilde, her ses ve video kaydı montaj, her istenmeyen kötü olay bir başkasının provakasyonudur. Birine inanmayan, öbürüne mutlaka inanır.


Tespit edemediğiniz kadar eskiden gelmiyorsa her zengin, bugünler için yetiştirilir. Dişe dokunur her yazar-çizer, gizli güçlerin ve derin devletlerin manipülasyon alanı içindedir. Her çevre örgütü, her dernek veya vakıf olduğu günden beri bir üst akıl tasarımıdır. Tayyip Erdoğan’dan Kemal Kılıçdaroğlu’na, Devlet Bahçeli’den Doğu Perinçek’e kadar istisnasız her biri içeriden veya dışarıdan istihbarat örgütlerinin veya uluslararası ağların adamıdır. Bazen Antalya’lı Deniz Baykal ile Manisalı Bülent Arınç, teyze çocukları yapılarak Menemen’li Derviş Mehmet’in torunları olurlar. Bu işlerde tek sınır vardır: İpin ucunun, size dokunmaması. Herkes, yahudilerin, mason localarının, lobilerin, tröstlerin veya küresel güçlerin yetiştirmesi ve oyuncağıdır.


Komploculuk, sıklıkla “cherry picking” denilen yöntemle çalışır. Oradan buradan işe yarayan çarpıcı ve doğru bilgiler toplanır, ne yazık ki yanıltıcı sonuçlara ulaşılır. Türkiye’de bu işlerin babası sayılabilecek Mahir Kaynak’ta aynı şeyleri söylüyor. “Önce kafamda şemayı oluştururum, sonra olayları bu şemada istediğim yere yerleştiririm” Yöntem olarak ne kadar yanlış.


Adı anılmışken, Mahir Kaynak’ın -ki bu işleri bilmeyene de öğretmiştir- hepimize ezberlettiği, “bir olayın failini bulmak için önce bu işten faydalanan kim diye düşünürüm” cümlesinin tek yönlü düşünmenin güzel bir örneği olduğunu söylemek durumundayız. Bu mantığa göre; gürültüsüyle, ortak alanları kirletmesiyle ve çocuklarınız açısından potansiyel riskleriyle sizi endişelendiren kapı komşunuz, bir gece evinin kapısı önünde öldürülürse, fail veya azmettirici olma ihtimaliyle başınız belada demektir.


Bir bilim fuarında, insanlardan kullanımının tamamen yasaklanmasını istedikleri bir kimyasal için imza isteniyor. 10 tane korkunç gerekçe yazılıyor. Kanser hücrelerinde bulunur, asit yağmurlarından sorumludur, solunum yollarına gittiğinde kesin öldürür gibi on madde. Okuyan herkes, kimyasal maddenin yasaklanması yönünde imza atıyor. Halbuki, bu madde “su” dur. Doğru kanıtlardan yanlış sonuca ulaşılabileceğinin ve toplumun topluca kandırılabileceğinin en iyi deneyi.


Bu öyle bir salgındır ki; Refah Partisi milletvekili veya milliyetçi veya sosyalist olan arkadaşımız bile yurt içi ve dışındaki aşağı yukarı tüm olayları yorumlarken edilgen bir dil kullanır, konuşmalarını mutlaka “bakalım bu işi nasıl planlıyorlar” veya “ nasıl sonlandıracaklarını göreceğiz” diyerek bitirir. Biraz sonra açacağız. Muhafazakar veya sağcı bir insanın düşünce algoritmaları, sosyal ve siyasal olayları böyle yorumlamaya hazırdır zaten. Peki diğerleri için ne demeliyiz?


Güzel memleketimizde herkes, beğenmediği, muhalifi olduğu kişinin özel proje ve planlarla mevcut haline ulaştırıldığına inanır. Hatta kendinden başka herkesin alınıp satılabileceğini, manipüle edilebileceğini düşünür. Kendi düşünceniz, fikriniz ve meşrebinizce her şeyi planlayan her şeye gücü yeten bir kadir-i mutlak vardır. Bu ABD olur, Yahudiler olur, Vatikan olur, masonlar olur, İngiltere olur, Türkiye derin devleti olur, Gladio olur, Rockefeller olur, Ergenekon olur. Olur da olur. Seni de inanmaya mahkum eder.


Söylenen şudur: Gördüğümüz her sonuç, kaçınılmaz, ertelenemez ve karşı gelinemez bir olaylar zinciri ile ortaya çıkmıştır. Yani adeta oldurulmuştur. Olmamıştır. Toplumsal ya da siyasal hiçbir olay, kendi çeşitliliği, dinamikleri ve alternatifleri içinde değerlendirilemez. Mutlaka, olayları planlayan öngören bir aşkın güç-üst akıl- tasarımcı vardır. Bu planlarda herhangi bir aksama olmaz, planlar yön değiştirmez.


Oldu ile olduruldu arasındaki fark; oldu da, sonucun çoklu dinamikler ile meydana gelen öngörülemez bir süreç işi olmasıdır. Olduruldu ise baştan planlanmış ve öngörülmüş şeyin sonunda gerçekleşmiş olması halidir.


Tüm bu örnekleri komploculuk olarak adlandırırsak; komploculuk, sebep sonuç arasındaki ilişkiyi zorlayarak bir sonuca vardığı için karar alma ve önemli iş yürütme mevkisinde olanlar için yaşamsal hatalara sebep olabilir. Bunun en güzel örneklerinden birisi Hitler’in Genelkurmay Başkanı Ludendorf’tur. Ludendorf 1930’da yazdığı kitabında yeni dünya savaşının, Mason-Yahudi koalisyonu olan Fransa, yahudileşmiş Bolşevik Rusya ve yahudilikle kaynaşmış Vatikan’da pişirildiğini yazıyordu. Hatta Yahudilerin kabalist olduğundan hareketle dünya savaşına başlama tarihini bile veriyordu: 1 Mart 1932. Bu kadar ayakları yere basmayan analizlerin duvara çarpması gerekiyordu. Çarptı da. Milyonlarca masumun hayatı pahasına. Benzer şeyleri ve sonuçları bizler de; stratejik derinlikler, eşbaşkanlıklar ve yanlış analizler * ile Arap Baharı ve Suriye savaşında yaşamıyor muyuz?


Ludendorf örneğini destekleyen bir yargı da “Marksist Dünya Tarihi” kitabının yazarı Faulkner’den geliyor. Yazar diyor ki, Nazi’lerin akıl dışı dünya görüşleri, Moskova ile Wall Street’in, komünistlerle kapitalistlerin, işçilerle zenginlerin aynı oyunda oynamasını gerektiriyordu. Ve bu ancak uluslararası bir Yahudi komplosu ile işlerlik kazanabilirdi. Oldu da. Bu komplocu anlayışla beslenen hareket, Troçki’nin deyimiyle “insan süprüntülerinin, iğrenç ideolojisi” etrafında şekillendi.


Bilim felsefecisi Karl Popper, komploculuğu, genellikle hoşumuza gitmeyen savaş, yoksulluk, işsizlik, kıtlık gibi tüm toplumsal olayların bazı güçlü bireyler veya gruplar tarafından planlandığına inanılması olarak tarif ediyor ve ekliyor: Bu görüş, bir batıl inanıştır aslında. Bir zamanlar, Troya savaşının nasıl Homeros’un Tanrıları tarafından çıkarıldığına inanılıyorsa şu anki komplocular da bu savaşlardan Homeros Tanrısını çıkarıp Zion’un bilge yaşlılarını ya da tekelci kapitalistleri koyuyorlar.


Popper’i bilmiyorum ama en azından ben, emperyalistler yoktur, tekelci kapitalizm savaş sebebi olamaz sonucunu çıkarmıyorum tabii ki.


Komploculuk, iki yönden katı muhafazakarlık ile uyumlu, bilimsel felsefeyle veya maddeci diyalektik ile uyumsuz ve çelişir haldedir. Bu benzerlik noktalarından birincisi; muhafazakarlıkta da komploculukta da her şeyi belirleyen bir aşkın güç-tasarımcı olmasıdır. Katı muhafazakarlık ile komploculuğun ikinci benzer yanı ise; gördüğümüz tüm süreçler ve sonuçların kesinlikle kendiliğinden değil, bu aşkın güç tarafından oldurulduğudur.


Komploculuğun katı inançla birinci benzerlik noktası her şeyi belirleyen aşkın güç anlayışıdır demiştik. Kaderdir bu. Külli irade denilen Tanrı planı, kişinin zayıf ve etkisiz cüzi iradesinin üstündedir ve asıl belirleyendir. “Kaderden kaçılmaz” denerek söylenen de budur. Kişinin hükmü yoktur. Kişi, cüzi iradesini; yaşadığı olumsuzluklara sabır ve güzelliklere şükür ile göstermelidir ve imtihan konusu olan budur. Tanrı, ne isterse o olur. Bu sebeple Kadir-i mutlak, tanrının bir sıfatıdır.


“Kün fe yekün” dür. Gelmişi ve geçmişi sonsuz bilgisiyle bilir ve ol deyince olur. Ve aynısı bir komplocu için üst akıldır, süper güçtür. Üst akıl; plan yapar, sebepler oluşturur, gerçekleştirir ve herkes seyreder.


İkinci benzerlik noktası, süreçler ve sonuçların kendiliğinden değil aşkın güç tarafından oldurulduğuna inanmak hatta iman etmektir demiştik. Ayrıntıya girelim. Doğa bilimlerinin tarihsel gelişimi içinde bunu çok net görüyoruz. Eskiden, insan ve doğanın, yüz veya bin yıllarca büyük ölçüde aynı kaldığı ve her ikisinin de bir standart ortalama etrafında çevrim yaptığı düşünülüyordu. İnsan, başarılarının sınırına erişmişti. Bu evrimsel süreç olarak değil tekamül olarak adlandırılıyordu. Hayvanlar ve bitkiler ise akıllı bir ilk neden tarafından şimdiki hallerinde yaratılmışlardı. MÖ 150’nin felsefeci Roma İmparatoru Aurelius da, 1470’lerde yaşamış Floransalı filozof Makyevelli de aynı hissiyat içindeydi. Ancak Darwin’in Evrim Teorisiyle sonlandı bu düşünce. Yani oldurulma olarak kısalttığımız; canlılar, sayı ve tür itibariyle olduğu günden beri sabittir, sayıları artmaz, azalmaz, şekil değiştirmez olarak özetlenecek görüşün sonlanma tarihidir, 19. yüzyıl.


Konu, biyolojinin tarihsel gelişimini anlamada önemlidir. Organik dünyayı; aralarında devam olmayan ancak hiyerarşi bulunan türler şeklinde anlayan ve kategorize edenler vardı. Buna yapay sınıflandırma diyoruz. Diğer sınıflama ise doğal sınıflamadır. Hayvan ve bitkiler arasında farkedilemiyecek kadar küçük, sürekli ve çok halkalı farklar bulunduğunu düşünür. Bu iki sınıflamanın birbiriyle bağdaştırılması mümkün değildir. Yapay sınıflandırma tarihidir ve “olduruldu”yu temsil eder. Doğal sınıflama ise günceldir, bilimseldir ve “oldu”yu…


Evrimsel süreçleri, jeoloji, astronomi ve sosyoloji’de de çok iyi takip edebiliyoruz. Başımızı kaldırıp gördüğümüz gök cisimlerinin; olduğu bir günden, bu güne gelmiş ve bundan sonra da aynıyla kalacak gök cisimleri olmadıklarını biliyoruz artık. 17. yüzyıla kadar sabit, mükemmel ve ölümsüz gök cisimlerinden bahsediliyordu. Hatta, 1500’lü yıllara kadar, evrenin var oldurma tarihini bile hesaplıyorlar, MÖ 4004 diyorlardı. Kopernik devrimi dediğimiz, Kepler ve Galileo ile arkası gelen farklı bakış açısı tüm bu inanışları yıktı artık. Evren genişliyor. Yeni yıldızlar doğuyor. Bazıları ölüyor vs. Wegener’in jeolojide devrim yapan kıta kayması kuramı da yine aynı kapsamdadır.


Maddeci diyalektiğin söyleşiyle; evrende, doğada ve bilinçte hiçbir şey durağan değildir ve olmamıştır. Hareket halindedir. Bunun konumuzla ilgili özeti şudur. Evren ve doğadakinin bir benzeri olarak hayat içinde gördüğümüz hiçbir olay, özne ve nesne olarak -yani sonuçlar, yani çektiğimiz fotoğraflar- bir anda oldurulmamıştır. Uzun süreçler sonunda olmuştur. Ve elenenlerden, yok olanlardan, değişenlerden sonra elimizde kalanlardır.


Bunun güzel bir örneğini İlker Belek’in “Evrim Toplantılarında” dinlemiştim. Konuşmacı diyordu ki köken olarak annem Balkanlar’dan, babam Kafkasya’dan geliyor. Her iki taraftan da -diyelim on nesil- geriye gidildikçe akıl almaz savaşlar, göçler, açlık ve hastalıklara maruz kaldıklarını tahmin edebiliyorum. Şimdi oradan bu tarafa bakarsanız, benim şu an ki varlığım ve konumum imkansız gözüküyor. Ama görüyorsunuz ki ben buradayım. Aynı bunun gibi, şu anda gördüğümüz siyasetten sanata kadar popüler figürlerin varlığı da bu konuşmacının varlığı kadar gerçek ve hilesiz.


Bir örnek üzerinden konuyu açalım. Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasının, bir proje olduğuna inanan çok kişi vardır çevrenizde. Buna dudak kıvırıyorsanız, Baykal gizli çekimlerinden, Ekmelettin vakası, 7 haziran sonuçları ve adalet yürüyüşünün kadük kalmasına kadar bir sürü doğru olay ile susturulmaya çalışırsınız. Bunlar, tesadüf olamaz denir. Bunun aynısı, biyolojideki eskimiş metafizik inanışlara yapılan bir itirazda olur. Muhatabınız, mesela bir gözün veya karaciğerin fonksiyonel mükemmelliklerini anlatarak, bütün bunlar tesadüf olamaz diyerek sonlandırır konuşmasını. Her ne kadar, Paley’in Kör Saatçisi* veya Shakespear romanı yazan maymun ** konularına girmek istersiniz ama boş ver dersiniz içinizden. Burada ilginç olan, metafizik veya komplocu inanışa yapılacak her iki itirazın da aynı şekilde karşılanması ve savunulmasıdır: “Bütün bunlar tesadüf olamaz.”


Çünkü komploculukta ve metafizikte tesadüf yoktur. Tarihi; büyük adamlar, beceriksiz ahmaklar ve tesadüfler yapar sözü bir kanun değildir ama gerçeğin bir yüzüdür. Tesadüf vardır. Olasılık, matematiğin bir uğraş alanıdır. Halbuki komplocular gibi katı muhafazakarlar da hayatın tesadüflere kapalı olduğunu ve olan biten her şeyin bir büyük irade ile ve onun bilgisi dahilinde olduğuna inanırlar. Onun için dindar insanların kendi özel hayatlarında bile tesadüfe yer yoktur ve tesadüfen demezler, tevafuk veya tevafuken derler.


Mesela şöyle bir örnek verelim. Arkadaşınız niçin televizyonlarda veya sahnede başarısız bir sihirbaz görmüyoruz, bu tesadüf oabilir mi dese haklılık payı var mıdır? Yoktur. Çünkü bütün dünyada hayatlarının bir döneminde sihirbazlık yapmak üzere çalışmaya başlayanlardan çok büyük bir kısmı değişik sebeplerle bu isteklerinden vazgeçmektedir, elenmektedir. Bizler sadece isteklerini devam ettirerek başarıya ulaşmış sihirbazları görüyoruz. Gördüğümüz her bir sihirbaz örneği –ki sosyolojide Anna Karanina ilkesi* denir buna- kendi içinde hileler, kayırmacılıklar barındırsa bile toplamda eleğin üstünde kalanlar, üstte kalmayı becerebilenlerdir. Bu örneği, siyasetten ticarete her yere rahatlıkla uygulayabilirsiniz.


Fransız felsefeci Michel Focault; uygarlıkları, kişilere benzetir. Uygarlıkların da kişilerin de geleceklerini bilinçle belirledikleri kaderleri ile çoklu etkiye açık bilinçsiz kaderleri bulunur der. Tarih, tekil olaylarla, çok dinamikli tesadüflerin beraberce rol aldığı bir dizindir. Bir zincirin dayanıklılığı nasıl en zayıf halkayla sınırlıysa, Focault’un tekil olayı -onu kastetmiyor aslında- tamamen manipülatif yönde çalışşsa bile asıl belirleyici olan çok dinamikli tesadüflerdir. Bu sebeple, şu an yaşadığımız herhangi bir olayın ileride ne gibi sonuçlar doğuracağını tahmin edebiliriz ancak kesin olarak bilemeyiz.


Konuyla ilgi beş bin kişi üzerinde çalışma yapan van Prooijen, eğitim seviyesi yükseldikçe komplo teorilerine inanç azalıyor diyor. Bence bizim ülkemiz için geçerli değil. Bir başka araştırma ise aşırı sağ ve aşırı sol siyasi gruplara yakın olanların bu tür komplolara daha çok inandığı ve bel bağladığını gösteriyor. Benim düşüncem de bu yönde. Bu tip insanlar, toplumsal sorunların basit ve sıradan çözümleri olduğuna inanıyorlar. Karmaşık sorunlara basit çözümler arayanlar, sebepleri de basit bir komplo ile çözdüklerini sanıyorlar. Ve basit çözüm önerilerinin kabul görmeyişini de yine komplolara bağlıyorlar. Bir nevi zihinsel tembellik.


Baştan beri yazılanlar; uluslararası güçlerin planları, gizli veya açık operasyonları ve beşinci kol faaliyetleri yoktur ve olamaz sonucuna bizi götüremez, götürmemeli. Ülkelerin, hele ki küresel güçlerin; hedefindeki ülkeyi, kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmek için basını, sosyal medyayı, dernek-vakıf ve üniversiteleri mali destekler ve sponsorluklarla satın almaları, kullanmaları, basit halkla ilişkiler çalışmalarından, örtülü tuzaklar ve kanlı operasyonlara kadar her türlü faaliyeti yapabilecekleri ve yaptıkları yadsınamaz. Ancak burada dengeyi kaçırarak, bir tutku halinde komplo aramak, paranoyaklaşmak da tersinden bir oyunun parçası olma ihtimalini gündeme getirebilir.


Mamafih olaylar olur, üzerinden belli bir zaman dilimi geçer ve ilk olayın mahiyet, bağlam ve kapsamı ilk göründüğü andan tamamen farklı bir noktaya taşınabilir. O zaman biz bu olayların yorumlanmasında, daha önce hiç başvurmadığımız entrika, hile ve komploları görerek konuşuruz. Çözümlemeleri buna göre yaparız. Bu mümkündür ve olmalıdır.


Ne düzünden ne de tersinden bir oyunun parçası olmamak için olabildiğince özgür bir beyin ile bilimsel yöntemler kullanmak, bunun için hayatın ve dünyanın akışını görebilmek, somut olayların somut tahlilini yapmakta* fayda var.


Bir komplocunun kulağına küpe yapacağı düşünce şudur: “Ava giderken avlanma ihtimalini hesap etmeliyim, kurduğum komplonun tam tersini beni de içine katarak kuranlar her an çıkabilir.”


*Richard Dawkins’in, Paley adındaki din adamının çalılıkta bulduğunuz mükemmel bir saat, orada kendiliğinden varolmuş olabilir mi sorusu üzerine yazdığı ve bunun evrimsel süreçlerle mümkün olabildiğini anlatan, bütün dünyada çok okunan ve bilinen kitabı.


**Biyolojide tesadüflere yer olmadığına inanan ve evrim teorisini kabul etmeyenlerin daktilo başındaki bir maymun rastgele vuruşlarla bir Shakespear romanı yazabilir mi şeklindeki itirazı üzerine olasılık hesaplarına basit evrim mekanizmalarının eklenmesiyle bunun mümkün olabileceğini söyleyen metafor.


*Anna Karanina ilkesi; tüm mutlu evlilikler birbirine benzer, her bir mutsuz evliliğin kendine özel sebepleri vardır kalıbının özellikle sosyolojide her alana uygulanması halidir.


**Somut durumun somut tahlili, Lenin’e ait bir ifadedir. Belirli bir zaman ve mekandaki olayı veya olguyu, belirli bir çerçevede değerlendirmeye çalışan kişi; ilgili olay veya olgunun biricikliğini ve kendi bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmek için kullanır.