Kelebeğin Rüyası

Türkiye garip ülke. Gazetelerde, Birgül Ayman Güler’in “Türk ulusuyla Kürt milliyeti eşit değildir” sözlerinin manşetten yayınlandığı gün aynı gazete sayfalarının başka bir köşesinde şöyle bir haber vardı: 18. Londra Türk Film Festivali Yılmaz Erdoğan’ın Kelebeğin Rüyası filmiyle açılış yapacak.


Milletvekili Güler’in bu sözü üzerine büyük bir gürültü koptu. Birkaç istisna dışında tüm gazete yazarları Güler’i haksız ve yanlış buldular. Irkçı-faşist olarak nitelediler. Bilinçli olarak, sanki Kürt-Türk eşitlik kıyaslaması yapıyormuş gibi değerlendirdiler. Esen rüzgar, Kürtlere pozitif ayırımcılık rüzgarı olduğu için bu rüzgarın tersine işenmiyeceği bir defa daha gösterildi. Halbuki, Hakkari Kürtlerinden Yılmaz Erdoğan’ın nasıl olup da Türk film festivalinde filminin oynatılıyor olduğunun üstünde durulmadı. Bu filmi, Türk filmi yapan şeyin dili mi, çekildiği yer mi, işletme sermayesi mi yoksa başka bir şey mi olduğu kimsenın aklına gelmedi. Belki Yılmaz Erdoğan’ın bile dikkatini çekmedi, bu çelişki.


Çekmedi tabii…Çünkü ortada aslında garip olan hiç birşey yoktu. Yılmaz Erdoğan Kürt asıllı-etnisiteli Türk sanatçısıydı. Ve bu tam da Milletvekili Güler’in tariflediği şeydi.


Faraziye ama şöyle bir projeksiyon yapsak: .Güneydoğumuzda bağımsız bir Kürt devleti kurulsa ve onların futbol takımında Mardinli bir Arap ile Vanlı bir Türkmen olsa ”Kürt takımı Hırvatları ezdi” diye bir haber geçse, bu Arap veya Türkmen açısından ırkçı-faşist bir değerlendirme olur mu? Tabiki hayır…Böyle bir şartta otomatikman Kürtlük ulus, Araplık veya Türklük milliyet –etnisite haline gelmiş olmaz mı?


Bütün dünyanın üzerinde şu an için döndüğü gerçek, ulus devletler gerçeği, bizim aydınlar için bize çok görülüyor. Irkçı-faşist, tek tipleştirici, red ve inkarcı olarak yaftalanıyor. Küçücük bu gerçeği gösteren bizler sanki Kürtleri Çerkezleri inkar ediyormuş baskı ve zulüm altında tutulmalarını istiyormuş gibi lanse ediliyoruz..Sanat, bilim, spor, ticaret aklınıza ne gelirse dünya sahnesine her çıkış beğenirsiniz beğenmezsiniz uluslar üstünden oluyor. Onun için, Yılmaz Erdoğan’ın filmi Türk filmi oluyor. Ve o Yılmaz Erdoğan’ın kendi ülkesinde dilini kültürünü yaşatıp geliştirebilmesi imkanlarının sağlanması da hepimizin görevi oluyor.


İlericilik, ulus devleti savunmaktır. Çok kimliklilik, kültürlülük, zenginler için bir oyun, bir hoşluk, bir temaşadır. Fakirler için sonu ölümü bulabilecek bir anarşidir. İnsanların kimliklerinin, aidiyetlerinin çok ve farklı olması değildir aslında tehlikeli olan..Topluma, din, mezhep, etnisite kartvizitiyle açılmalarıdır. Ve haklarını bu kartvizitleriyle elde etmeleridir.


Nasıl, İstanbul belediye başkanı feodal alışkanlıkların oluşturduğu hemşehricilik yüzünden 50 sene yaşasa da Kastamonuluya Sivaslıya İstanbulluyum dedirtememekten şikayetçi. Bizde inanin, “benim ülkem, benim vatanım” diyen bulamıyabiliriz. Herkesin yurttaşlık bağlamında, etnisitesini, dinini, mezhebini kendisine saklayarak, mesleğiyle, siyasi görüşüyle, sosyal konumuyla, hobileriyle toplum önüne çıkması ve bu şekilde örgütlenmesi yaşaması ülkeyi öyle bir rahatlatır ki, düşünmesi bile güzel. Tersi ise çok korkutucu.


İşte Irak yanıbaşımızda. İşgale direnemediler. Şiiymiş, Arapmış, Kürtmüş, Asuriymiş, Türkmenmiş derken herkes kendi dar çevresinin hesabını yapıyor. Çünkü uluslaşamamışlar. Ve birlik olamıyorlar. Onun için Türkiye’de kim kimlik ve kültür diyerek ayrışma değirmenine su taşıyorsa ister Avrupa ister ABD kaynaklı olsun gericidir. Kim ki biz kürt veya çerkes asıllıyız ve Türk ulusuyuz diyorsa birlikden yanadır ve ilericidir.


Milliyetçilik de ilericiliktir, fakir toplumlarda. Böyle toplumlarda, ırkçı milliyetçilik, faşizm diyerek milliyetçiliği eleştirenler ve bu eleştirilerinde zengin Batı ölçülerini kullananlarda yanılıyorlar. Batı’da nasıl ırkçı olmadan milliyetçi olunmazsa, fakir doğuda da milliyetçi olmadan adam olunamaz. Niçin mi? Milliyetçi-ulusalcı olmak, kendi kaynaklarına sahip olmak demektir öncelikle. Sonra milli ekonomi denen kendi insanlarının yarattığı ekonomik faaliyeti desteklemek demektir. Sonra, egemen–pop kültüre karşı yerel orijinal kültürünü savunma ve geliştirme demektir. Evrensel kültürle senin kültürünün buluşabilmesi için seninkinin ayağının kendi toprağına basması gerektiğini bilmek demektir. İşte bunları savunan adam milliyetçidir.


Hayata, emek-sermaye çelişkisi penceresinden bakarım ve milli ekonomiymiş, neymiş anlamam diyen andavala peki ABD’de bizdeki denginden 10 kat fazla kazanan işçi, oranın emperyalist sisteminin bir parçası değil midir diye soran adamdır, milliyetçi. .Ve milliyetçi bizim buralarda kafası çalışan, hakkına hukukuna sahip olan adamdır kısaca.


Ermeni işinde, Kıbrıs işinde, PKK işinde, Batı Trakya, Kerkük, Hatay işinde, ne bileyim FIR hattı, Kyoto, ilaçta patent işinde, yabancı doktor veya farzı muhal turizm vizesi işinde, olan ve olacak her sorunda kendisini hep kabahatli, ezik, taviz vermesi gereken kişi olarak gören kişi milliyetçi olmadığına göre salak değil midir sizce?