Ahmed Rüstem

İsmine ilk defa, Doğan Avcıoğlu’nun Milli Kurtuluş Tarihi kitabında rastlamıştım. 1914 de, bizim ABD büyükelçimiz iken, Ermeni meselesi konusundaki dik duruşundan dolayı sınırdışı edildiği anlatılıyordu. İlgimi çekmişti. Neredeyse, bugünkü Ermeni soykırımı tezgahına kıvırtmadan karşı duranların tezlerinin tıpatıp aynısıyla savunuyordu, milletini. Ve geçtiğimiz günlerde hastanede beraber çalıştığımız arkadaşım, Dr. Ayşegül Kokino’nun elindeki kitapta adını görünce heyecanlandım. Ödünç alıp okuduğum kitabın kısa bir özetini yaparak, sizleri bu vatansever adamdan haberdar etmek gerektiğini düşündüm. Okuduğunuz yazı, böyle ortaya çıktı.


Bahsettiğim kişi, Ahmed Rüstem bey’dir. 1862 Midilli doğumludur. Babası, Bilinski adında bir Polonyalıdır ve 1854 yılında Macar ayaklanmasının başarısızlığa uğraması üzerine Osmanlıya iltica etmiş, adını Sadettin Nihad paşa olarak değiştirmiş bir kişidir. Ahmed Rüstem, 1882 de Dışişleri bakanlığında çalışmaya başlamıştır.1911 de Karadağ prensliğinde, 1914’de ABD Washington’da büyükelçi olarak çalışmıştır. Amerikadayken gazetelerdeki Osmanlılar ve Türkler hakkında çıkan olumsuz yazılara cevaplar yazmıştır. Yazdığı yazılar yüzünden ABD hükümetince özür dilemesi istenmiştir. Kabul etmemesi üzerine sınırdışı edilecekken Amerika’yı kendi isteğiyle terk etmiştir. Anadolu’ya gelince Sivas kongresine katılmıştır. Son Osmanlı Mebusan Meclisinde Ankara milletvekili olmuş, o meclis kapatılınca Ankara’ya gelmiştir. Fakat Atatürk’le anlaşmazlığa düşüp 1920 de Türkiye’yi terk ederek Avrupa’ya gitmiştir. Kendisine ölene kadar maaş bağlanmıştır.1935’te ölmüştür.


Anlatacağımız kitabı, 1918 de İsviçre’de, “La guerre mondiale et la questıon Turco-Armenıenne” adıyla basılmıştır. Anlaşıldığı kadarıyla yazar, kitabını 1916 da bağlamıştır. Fransızca yazılmış olan kitap, 2001 de Cengiz Aydın tarafından Türkçeye çevrilerek, Bilge Kültür Sanat tarafından yayımlanmıştır.


Yazar, Türk-Ermeni ilişkilerinin genel olarak 1877 Osmanlı-Rus savaşına kadar sadakat-iltifat ekseninde devam ettiğini söylemektedir. Kitapta anlatılanlara göre; Türklerin, orduyla Anadolu’ya girdiği yıllardan hemen önce, Bizans imparatorluğu mezhep anlaşmazlıkları sebebiyle Ermenileri güney ve batıya doğru sürüyor. Göç ettirilen Ermenilerin, eski topraklarına ancak Türkler sayesinde dönebildikleri, bunun için de bir minnet duygusu içinde yaşadıkları anlatılıyor. Ancak, 18 ve 19. yüzyılda, tüm Osmanlı topraklarında olduğu gibi Ermeniler arasına da İngiliz, Fransız ve Rus kışkırtmalarıyla isyan tohumları atılıyor. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında, Rus’ların büyük bir zaferle İstanbul Yeşilköy’e kadar varmaları ve ancak İngilizler’in korkutmasıyla durmaları, Ermeniler’de bundan faydalanma duygusu oluşturuyor. Bizzat Ermeni patriği Varzabedyan, Ruslardan savaşı bağlayacak Ayastefanos anlaşmasında Ermenilere oturdukları topraklarda özerklik verilmesinin temin edilmesini istiyor. Ruslar kendi topraklarında yaşayan Ermenilerin Anadoludakilere kıyasla zaten kötü olan durumlarının, böyle bir istek karşılandığında aradaki farkın daha da açılacağını hesaplayarak basit yan çizmelerle bu isteği yerine getirmiyor. Hayal kırıklığı içine düşen Ermeniler, bu tarihten itibaren, isyan çıkarma amaçlı çeteleşme faaliyetine girişiyorlar. Hınçak ve Taşnak örgütlerini kuruyorlar. 1894 de Anadolu’da aynı anda değişik yerlerde 25 isyan çıkarıyorlar.1905’de Abdulhamid’e suikast düzenliyorlar. Başarılı olamıyorlar.1908’de İttihat-Terakki’nin işbaşına gelmesi üzerine, ortaya çıkan iyimserlik havasında Osmanlılık zemininde bir anlaşma yapılıyor. Taşnak’la yapılan bu anlaşmayla mebusan meclisindeki Ermeni milletvekili sayısı artırılıyor ve Ermeni siyasal suçlularına af sağlanıyor. İttihat-Terakki tehlikeyi görmüş, hatta çoğuna göre bir sürü taviz vererek birliği devam ettirmek istemiştir. Hatta 31 mart vakasından hemen sonra Adana’da çıkarılan ve denizden bekledikleri dış destekle sonuçlandıracaklarını düşündükleri isyan, yerli Müslüman halk tarafından biraz da ağır bir şekilde bastırılıyor. İttihat-Terakki tüm iyiniyetiyle, araştırma komisyonları kurarak Müslümanlardan kimilerini suçlu bularak idam ediyor. Fakat, hem işin doğası gereği hem de 1.dünya savaşının başlamasıyla, tüm planlar alt üt oluyor. Savaşın başlamasıyla, Ermeni çeteler Türk ve Kürt köylerine saldırılar yapıyorlar, gençleri dağlara çıkarak ilerideki işgal hareketleri için zaman kolluyorlar. ABD ve Fransa gibi memleketlerde gönüllü asker kampanyalarıyla adam toplayıp Anadolu’ya yolluyorlar. Enver paşa patriği, meclis başkanı Halil bey Ermeni milletvekilleri uyarıyor. Rusya’nın Van’ı işgalinde, Ermeniler, vatandaşı oldukları devlete karşı düşmanla işbirliği yapma durumuna düşüyorlar. Bunun üzerine hükümet tarafından işbirlikçiliğin engellenmesi ve Müslüman halkın bunlara karşı göstereceği muhtemel tepkilerden korumak için komiteler lağvediliyor, ileri gelen Ermeni şefleri tutuklanıyor, cemaatin izinsiz yer değiştirmesini kısıtlıyor ve Rusyayla sınır olan ve itilafçıların eline geçmesinden korkulan vilayetlerdeki Ermenileri başka yerlere nakil etmeye başlıyorlar.


Ahmet Rüstem’e göre, başından sonuna kadar, Osmanlı’nın yaptığı, herhangi bir devletin yapabileceği, yapması gereken şeylerdir. Dünyada bir sürü devlet vardır ki bunlardan kat be kat fazlasını hiç gerekmediği halde yapmıştır. Üstelik Ermenileri kışkırtarak kendi savaşlarında kullanmalarına ve galip gelmelerine rağmen, itilaf devletleri onlara istedikleri devleti verememişlerdir. Bu İngiltere’nin, Fransa’nın, Rusya’nın ayıbıdır. Yazarın bu tespitini, ”şu anda uğraştığımız soykırım saldırıları, belki de emperyalist emelleri için kullandıkları zavallı Ermeni milletine karşı bir türlü ödeyemedikleri borcu, bizim üzerimizden ödemek için akıllarına gelmiş başka bir plan olabilir” diyerek destekleyebiliriz.


Ahmet Rüstem’in ABD’den sınırdışı edilmesini başlatan olaylar, 1894 Ermeni olaylarıyla ilgili gazetelerde çıkan yazılar üzerine, onun verdiği cevaplar ile başlamıştır. “ABD, Japonya ile savaşa girse ve zenciler Japonlarla beraber hareket etseydi, geçtikleri her yerde katliamlar yapsaydı Amerikalılar ne yapardı acaba” diye sormuştur. Ve yine 1863 e kadar Amerika zencilere utanılacak kadar kötü davranmıştır. Halbuki Osmanlı ülkesinde Ermeniler bunun tam tersi bir haldeydi diye de eklemiştir. Bir Amerikalının, ABD, işbirlikçi zencilere ne yapardı sorusuna, “bu pis domuzlardan hala kalan varsa, kalanlar, ölenlerin kaderine ağlayabilir, o kadar” şeklinde cevap vereceğini söylemiştir.


Yine Belçika’dan örnekler vermiştir. Belçika’nın Kongo yerlilerine fildişi ve kauçuk üretimini artırmak için iğrenç ve sistematik işkenceler yaptığını anlatmıştır. Ahmed Rüstem’in 100 sene önce yazdıkları, bizlerin gündemine ancak birkaç sene önce gelmiştir. Belçika halkı tarafından, büyük bir şahsiyet olarak tanınan 2. Leopold’un insanlık dışı kişiliği ortaya çıkınca ve Belçika müzesindeki büyük heykeli ardiyeye daha yeni taşınabilmiştir.


Bu bakımdan, İngiltere’nin durumu daha içler acısıdır. Hindistan’da, Mısır’da yaptıkları, hele ki İrlandalılara karşı sergilediği tutum insanca mıdır diye sormaktadır. Ve eklemektedir; “İngiltere, hakimiyeti, ticareti, endüstrisi yani yüksek menfaatleri tehlikeye girmedikçe insanlık ve adalet kurallarını ihlal etmiyor. Fakat bunlar tehlikeye girince, Kitab-ı Mukaddesi kutusundan çıkarır, deliller bularak en aşırı tedbir neyse, gözünü kırpmadan onu uygular.”


Yazıyı, Ahmed Rüstem’e sözü bırakarak bitirelim. ”Siyasi trinitenin (İngiltere, Fransa, Rusya) zayıf milletleri ve etnisiteleri koruma politikasının samimi olduğuna inansak bile, Türkleri kurban ederek Ermenileri kurtarmak adalet midir? Osmanlı’nın, Ermeni tebaası ile uzlaşma yollarının hepsi yok edildi. Ermeni unsur, Türkiye’nin düşmanlarıyla işbirliği yaptığı gibi, Türkiye’nin de yabancı ülkelerle işbirliği yapmasını büyük ölçüde engelledi. Savaş başlayınca, Türkiye’ye karşı kurulan kumpas başarısız oldu. Bunlara karşı müsamaha da devam etmek vatana karşı büyük bir cürüm ve ihanet olurdu. Tabii ki edilmedi.”


Tarih, tekerrür eder demeye gerek var mı, sizce?