A. Çelebi - 9
Şehremaneti Seçimleri

Bütün bunlar olurken Attalosya vilayeti olağanüstü günler geçiriyordu. Şehremaneti boşalmıştı ve yenisi içün seçim yapılacaktı.Çok yakın zamana kadar irade-i seniye ile belirlenen sehreminilik artık adına rey denilen ahalinin tercihini belirten kağıtlarla tespit ediliyordu. Öyle bir rüzgar esiyordu ki padişahımızın kulu olan Attalosya’lılar artık vatandaş oluyoruz heralde diye göbek atıyorlardı, keyiflerinden. Yerden mantar biter gibi fırka kuruluyordu. Ahaliyi kralla bir olup ezen gavur mütegallibenin hakkından gelmek için Bastil zindanlarını tarumar edenlerin temsilcisinden tutun da, henüz şeyh olmadığı halde müritleri olan, sakallı bir Alaman yahudisinin bağlılarına kadar ne türlü fırka ararsan var idi. Güya bu Alaman yahudisinin oturduğu evinde rahat batmış olacak ki Hind-u Çin’den Maçine kadar fakru zaruretin esbab-ı mucibesini arıyor, bulamamasına rağmen aramaya da devam ediyor deyu rivayetler dolaşıyor idi.. Neticesinde, gavur olduğundan dolayı ne şükürden ne nasipden ne de alınyazısından haberliymiş. Buna mukabil, ticaretten adalete, tahsil terbiyeden teganniye kadar bilinen her babda, asr-ı saadet devrinin kanunlarını tatbik etmek isteyen sofuların bile fırkası vardı. Yine Saraybosna’dan Girit’e, Yemen’den Gümrü’ye kadar her bir parçayı, bayrağımız kanımız/ vatan bizim canımız/ feda olsun kanımız deyu marş söyleyerek vermezlenen nasyonalistlerde fırka kurmuş idi.


Attolasya sehreminiliği için belli başlı iki namzed vardı. Birisi, dört senedir bu makamda oturan Andreas Tühel isimli zat-ı muhterem, diğeri ise onun yerine gözünü diken, medrese müderrislerinden Müştak Pakaydın. Andreas Tühel’in asıl mesleği ceridecilik olup yakışıklı, güzel bir genç oğlandı. Pakaydın ise müderrisliğinde Tayyib-ül Recep’e hastır çekmiş, bir tabip eskisiydi. Herkesin bir hesabı var idi. Şifahane mukimleri, Andreas Tühel’in, Menzilzade Sakıt efendiye güç kuvvet verdiğini, onun oturduğu postta güven içinde oturmasına vesile olduğunu düşünüyorlardı. Andreas giderse, Sakıt’ta sallanır deyu hesap içine girmişlerdi. Silsile-i hizmete her ne kadar Andreas dahil değilse de mühim bir yer işgal ediyordu ve Tayyib-ül Recep el Necmettin ona çok güveniyordu. Tayyib-ül Recep, devlet-i ali Türkiya toprakları içinde her yeri kaybederim emme Attalosya da kazanırım, Andreas’a çok altun yolladım, Attolasyalıların keçilerinin tırmanamadığı tepelere şasi yollar yaptırdım, hanlar hamamlar inşa ettirdim, Bay Kallus’un memleketini ben imar ettim diyerekten huzur içinde seçimin neticesini bekliyordu.


Neticede seçim oldu. Reyler sayıldı. İğne deliğinden fil geçer mi? Geçti. Müderris Müştak, Andreas’ın bileğini büktürdü. Artık Attalosyalı etrak-i biidraklere giren çıkan ne idi ki Andreas’ı sattılar, anlaşılamadı. Ya da etrak-i idrak mi oldular, bilinmez. Bay Kallus’da bir çalım bir çalım anlatmak yetmez, görmek ilazım.


Attalosya’da bir yandan bayram düğün görmek icab eder. Emme bir taraftan da bir telaş bir sıkıntı. Telaşın sebebi, Tayyib-ül Recep’e, Andreas’ın bileğinin büküldüğü haberinin nasıl verileceği. Çünkü daha önce Tayyib-ül Recep’in mübarek atının vefat haberini nasıl vereceğiz, hışmından nasıl korunacağız deyu bir müşkülat içine girildiği şayıası var ki hakkaten de korkutucu. Şimdi daha müşkül bir vaziyet tezahür etmiş. Kimi diyor ki aynı at misali, dört ayağı havada, gözleri hep bir yere bakıyor, göğsü inip kalkmıyor diyerek ölüm kelimesini söylemeyelim, ona söyletelim. Kimi diyor ki, bunlara gerek yok, koca Attalosya bir fedai bulamıyor mu gitsin söylesin, olan biteni.


Neticede fedai-ulak gidip haber veriyor. Haşmetli ve hiddetli efendimiz. Attalosya’nın seçim haberini getirdim, zatı devletlilerinin mevzu hakkındaki malumatı falan der iken Tayyib-ül Recep bir şiddet bağırıyor ki, o an etrafındaki birkaç gebe düşük yapıyor, veletler altına kaçırtıyor. Kaybettiniz değil mi ulan, anasını alıp gittiklerim, anladım kaybettiniz, deyip bağırmaya başlıyor. Fakat bir iki dakka geçmeden, o bağıran adamcağızın bütün gücü kuvveti kesilip yere çöküveriyor. Ve o çöktüğü yerde, ancak yakınındakilerin duyabileceği bir iç geçirişle, ” yazıklar olsun, zehir zıkkım olsun, gözlerine dizlerine dursun, haram olsun, tam 28 kerre bu Attolasya’ya gitmiş idim, istediklerini önlerine istemediklerini arkalarına koymuş idim, ne diyeyim, hayrını görmeyeler, yaptıklarım boğazlarından parça parça çıksın, çıkamayanlar midelerine otursun, görmeyen gözleri temelli kör, duymayan kulakları temelli sağır olsun” diyerekten Attalosya halıkına beddua etmeye başlıyor. Bu arada, fedaide tatlı canını kurtarıp sıvışıyor. Allah-u teala, Tayyib-ül Recep hazretlerine sabr-ı cemil ihsan eylesin. Amin. Attalosya ahalisini de sadrazamın öfkeyle söylediği beddualarından muhafaza eylesin. Amin.


Sanki boşuna dua etmiş, kem gözlerden kötü dualardan sakındır, koru ya Rabbi dememişiz gibi korkulan başımıza gelmeye başladı. Mübarek bir adam olduğu içün Tayyib-ül Recep’in bedduaları boşa gidecek değildi ya. Birer birer Attolasya halkından çıkmaya başladı. Sakıt efendi hazretlerinin şifahanesine uğrayan, yolu düşen etrak-i bi idraklere, bol ikramiye dağıtan lotarya kumpanyaları gibi yandım Allah deyu bağırtacak işler yapılmaya başladı. Şifahanenin birbiriyle yarışan iki hekimbaşısı, Şenihittin efendi ile Sarter Ahalan yanlarına bir iki daha adam bulunca Attalosya halkını analarından doğduklarına pişman edecek hale getirdiler. Aslında onların bir suçu yok. Olanlar, onların cüz-i iradesi ve herkesçe malum devlet-i Al-i Türkiya’nın küll-i iradesinin bedduası ile oluyor.


Şenihittin efendi, Frengistan’dan adına algoritma denen bir gönye getirtmiş. Gebeleri bu gönyeye koyup ona göre doğurtmak istiyormuş. Artık gavur karılarıyla bizim etrak-i biidrak karılarının karnı birbirine uymuyor olmalı ki, karılar birer birer kanamadan mevta olmaya başladılar. Anaları kaybediyoruz bari sabileri bize kalsın diyenler de haltediyorlar. Doğan veletler evvelden olmadığı kadar havasız, mosmor doğuyor. Şenihittin efendi anaları bırakmış, her nasılsa sağ doğan göbellerinin peşine düşmüş. Aman bari onlara bir şey olmasın deyu dolanıyor emme korkunun da ecele faydası yok. Böyle giderse, Teke yöresinin dilere destan al yanaklı, kalın bilekli, tuttuğunu koparan, taşın suyunu çıkaran neslini bitirecek, Şenihittin efendi. Amanın kızanlar, buna bir çare deyu dolaşan dolaşana emme çare mare de yok. Sankim Şenihittin, Tayyib-ül Recep hazretlerinin Attolasya beddualarının tutması için cansiperane ve biteviye çalışıyor. Yeni doğan sabilere bakan Emel bacı, Şenihittinzedelere bakmaktan, gece gündüz çalışmaktan helak olmuş. Tekaüt mü olsam deyu kukumav kuşları gibi düşünmeye başlamış.


Şenihitin’den bir adım geri kalmamak hususunda yemin etmiş Sarter ise benzetmek gibi olmasın hacamat bıçağını Azrail aleyhisselamın orağı gibi kullanıyor. Sankim Zigetvar cenginde kafire kılıç sallıyor. Her bir Attalosyalı’yı tam ortasından biçemiyor emme orağın değdiği de iflah olmuyor. Şifahanenin karşısındaki koltuk değneği yapan marangoz esnafının yüzünde güller açtırıyor. Allah ondan razı olsun nidaları yeri göğü inletiyor. Ahi dedesi Sarı derviş bile bir parça insaf ile vicdanını bir kenara koysa, marangoz esnafını düşünerek Sarter’den helallik isteyecek. Sarter, zamanında anama komayacağım malzemeyi kimseye komam dediği içün yetmişbeş Cengiz’in ucuz çivisini kullanmıyor, Felemenk malı adına şişme çivi dedikleri, anasına konacak evsafta çivi kullanıyor. Nasıl bir sayrılı ve ters bir halkı varsa bu Attalosya’nın, gavurda ve Sarter’in anasında düz duran şişme çivi bizimkilerde eğri duruyor. Velhasıl-ı kelam, hergün, doğuracak bir akraba taallukatımız ve Sarterlik bir kol bacak kırığı olmadığı için Allah’ın lütf-ü keremine dua ediyoruz.