A. Çelebi - 7
İlim Pavlukası

Kıyamet alameti heralde, millet boş durmuyor, birbirinin ve hasımlarının aslını, neslini araştırıyor. Araştırdıkça da, Sakıt efendi’nin Menzilzade’liği tehlikeye giriyor, vali paşa hazretlerinin temsilcisi olan zat-ı muhteremin Menzilzadelere mensubiyeti ihtimaliyeti artıyor. Sankim, sertabip olarak posta oturanın hüviyetinin tarafımızca tescili gerekiyormuş gibisine, millet bize hırlamaya başladı. Kimi Hilmizade familyasına, kimi Ayvacılara, kimi Saidoğullarına bağlamaya başladı, Sakıt efendinin nesebini. Hoş, bu familyaların her birinden kıymetli vatan evlatları yetişmiştir, emme doğruyu da bilmek her zaman evladır. Şifahanede senelerdir katiplik yapan, son senelerde de başkatipliğe doğru yükselişe geçen, emme Sakıt efendinin gelmesiyle tenzil-i rütbeye uğratılan Necati Hilmizade’ye sorulması icap etti. Gerekşifahanenin emektarı olmasından, gerekse bidayetinden gelen zevzeklikle, “aynı familyadan olsak, hiç benim ırzıma geçer miydi? ” demesin mi? Tenzil-i rütbeyi kastediyor. Olur, Necati kardaş,artık ensest diyor Frenkler söylediğin işe. Hilmizade iseniz ve sen ırzıma geçti diyor isen bu ensesttir dedik, latife ettik, emme dinletemedik. Bir türlü kabullenmedi. Fakat gider iken, Saidoğularındanmış deyu kısık sesle fısıldadı. Bu defa, Saidoğullarından kim var şifahanede deyu kukumavlar gibi düşünmeye başladık. Akla, nisaiye hekimlerinden, aynı zamanda Şenihittin efendinin kanlısı, Tahiro Kawa geldi. ”Aşiretimiz malumunuz veçhile geniş, geniş olduğu kadar bir sürü dal budak vermiş azametli bir aşirettir. Emme, hekim olduğu içün hangi dal budaktan olursa olsun bizim aşiretten olsa bilmem icap ederdi, bir. İkincisi ise, bizde Sakıt ismi pek kullanılmaz, makbul değildir,sanmıyorum ki bir aşiret akrabalığımız olsun” dedi. O kapıda kapandı. Tam bu tetkikatın en cıvcıvlı yerinde, Sakıt efendi hazretlerini taa evveliyatından bilen bir müderris ile tevafuk ettik. İsmi cismanisi İbrişim paşa olan bu kalp müderrisi boşuna ıcığını cıcığını karıştırmayın bu Sakıt efendinin. Çünküm, zamanında ben araştırdım bulamadım dedi. Menzilzadeliğin pek akçe etmediği yıllarda, Sakıt efendi kendine post vereceklere şirin gözükmek içün revolüsyoncuyum, laikim, familya, nesep, din davası gütmem, deyu yemin billah edermiş. Anlaşıldı ki Sakıt efendi hazretleri, cambazlık babında da yetenekli ve ehliyetli bir yiğittir.



Mutlak çözüm bulacağız diyen vali paşa hazretlerinin temsilcisini bir daha görmek nasip olmadı. Hattı zatında aramalar taramalar da yapıldı emme bulunamadı. Arada gelecek deyu haberler de geldi emme aslı çıkmadı.


Bu arada, Sakıt efendi hazretlerinin, cuma toplantısında aklı başına gelmemiş olacak ki, şifahanede icra-i sanat eyleyen yerlilere müteveccihen çiziktirdiği bir yazı vasıl oldu. Dört sahifelik bir yazı, bu. Aman Allah’ım, Sakıt efendi meğersem bizi kesmekten caymamış da, biz boş yere rehavete kapılmışız. Vermiş veriştirmiş Boynumuza sürttüğü bıçağın, hangi kanunun hangi maddesine göre sürtüldüğünü ve şah damarımızın ve dahi omurliğimizin kesilmesi esnasında yapılması lazım gelen hususlara kadar bir dolu şeyi yazıvermiş.


Yazıvermiş deyince yanlış anlama olmasın. Sakıt efendinin okuma yazması kıt olduğundan, ol sebeple bunu yazmış olma ihtimaliyatı tabiidir ki yoktu. Mührü var, emme belli ki yazıyı, minderin sahibi, veliaht prens Şengen efendi yazmış. Cuma toplantısında da yanında oturan ve artık mühim mevzular da neredeyse akıldanelik vazifesini tek başına deruhte eden Şengen efendi, bu sebeple yerli hekimlerce imkan olsa, bir bardak suda boğulacak kadar nefret hissi meydana getiriyor. Atalarımız şıracının şahidi bozacı deyu boşuna dememişler. Okuryazarlık cihetinden fakirlik, dek dubara cihetinden ise tam tersi, iki mübarek adamda bu kadar mı birbirine yakışır, insan evladı şaşırıyor. Nasıl bir yazı, nasıl bir kötü, bozuk, anlaşılmaz yazı, ne ben anlatayım ne siz anlayıverin. Aşık kul Feyzi'nin sevgili refikası Mine hatun, böyle bir yazının bir sertabipten sadr olacağına inanamıyor. Her gece kandil ışığında, olan biteni yazan kul Feyzi’nin, bu faaliyetinden bizar olan ve ol bu sebeple her sevilen kadın gibi daha fazla ilgi isteyen Mine hatun, Sakıt’ın fecaat yazısını görünce, haydi oyalanma şuna bir cevap yaz, oturttur diyor.


Yazıda, Sakıt efendi, tababet ve şubatın tarzı icrasına dair kanunun bilmem hangi maddelerine göre, yerli hekimlerin, dersaadetten gelenlerin emri altına nasıl ve niçün gireceklerini anlatıyor. Emme kanun maddelerini çarpıtarak ve afedersiniz kıçından anlayarak nasıl mütalaalar yapıyor, akıllara ziyan.


Zati kanun, çok eski. Bildiğim kadarıyla, aslı, Allah gani gani rahmet eylesin 2. Mehmet’in irtihalinden ve yerine geçen, padişahımız efendimiz 2. sultan Bayezid’in tahta oturuşundan hemen sonra salınmış bir ferman. Köprülerin altından çok sular geçmiş emme fermanın mer’iyeti bitmediği gibi, kanun haline bile gelmiş. Üfürükçüler, kupa basanlar, iptidai usulerle hıtam yapanlar hatta ister inanın ister inanmayın berber esnafı bile meslek erbabı sayılmış. Fenni hıtam usülleri bulunalı ne kadar olmuş emme, bu bizim tababet ve şuabat kanununa göre, mahalle sünnetçisi istediği gibi kesmekten korkmamış. Kanunun adını bile yeni yetme hekimler söyleyemez olmuş. Tababet ve şuabatın tarzı icrasına dair kanun. Netekim Sakıt ile Şengen, bize yazdıkları yazıda bir maddeyi bilem, oradan buraya doğru geçirememişler. Şimdi Sakıt efendi ve akıldanesi Şengen efendi, bu kanuna dayanıp, yerli hekimler tek başına hacamat yapamazlar, illa ki en az iki kişi olmalılar diyor. Ağzımı bozacağım. Muhterem Tayyib-ül Recep hazretleri, şehramaneti vazifesini deruhte ederken, mübarek omuzları çıktığında, bir yorçuma gitmişti, kimse ne ses ettiydi ne de bir şey dediydi. Bir yorçum, tek başına koca şehremininin mübarek omzunu nasıl yerine koyar deyu, bir şey işitmediydik. Yanı başımızda, havale geçiren sabilerin suratına fatiha okuyup üfleyerek iyi olmasının beklendiği bu namıssız dünyada, biz iki kişi olmadan ameliye yapamazmışız. Sakıt efendi öyle diyor. Allah’ım, sen akıllarımıza sahip ol, amin. Kupacıları bile meslek erbabı sayan kanuna dayanıp hemi de o kanunun günahını alıp, onun demediğini dedirtmeye çalışan Sakıt efendi bizi işe yaramaz adam yapacak. Misal, yıllardır çalışan, Neslişah bacı, Bay Cansal, Tahiro Kawa, Şenihittin efendinin emri altına girecek. Tefennili Şükrü, Yetmişbeş Cengiz, İskenderun’lu Mıstağfendi gibileri Sarter ne derse onu yapacak. İmkanı var mı?


Sakıt efendinin demesine göre, böyle yaparsak ilim pavlukasu olacakmışız. Frenklerin pavluka dediği yerlerde, rivayet edilir ki bir cigara içimi zamanda, on tane kaftan dikilir imiş. Hemi de birbirinin aynı ve de hatasız. Amerikanya gavuru, tarladan topladığı pamuğu, önce çırçır ardından çuha pavlukasına bir koyarmış ki öbür taraftan basma, pazen, çuha ne istersen o dökülür imiş. Felemenk gavurları, tavukları bilem pavlukaya sokup, kandillen gün ışığı verir gibi yapıp, şaşırtarak, günde üç öğün yumurtlatırlarmış. Duydukça aklıma muhayyet ol, ya Rabbim dediğim işler. Bizde de Beykoz ve Hereke’de çuha pavlukası kurulacak deyu bir şayaa var, emme aslı var mı yok mu belli değil. Şimdi Sakıt efendi de bizi, ilim pavlukası yapacak imiş. Kimi diyor ki ellaam, bizi tavuk gibi şaşırtıp, gece gündüz çalıştıracak. Kimi diyor ki, olmaz. Sayrılıları, bir şerite yatırır. Tabipler de birer tabure bulup otururlar. Şeritten hangi sayrılı gelirse, bilen bildiğini yapar, Allah rızası içün. Biri diyor ki, bizim etrak-i biidraklerin şeritte başları döner, istemezlenirler. Kimi diyor ki, pavluka demek çokluk demektir. Bunlar, gireni, çıkanı ve öbür dünyaya gideni artıracaklar. Demem o ki erenler, Sakıt efendi hazretlerinin ilim pavlukası lafının altında ne var, bir türlü sökemedik. Hayırlara vesile olur deyip bıraktık.


Bu ilim pavlukası lakırdısı devam ederken, Tayyib-ül Recep kabinesinin maliye nazırı Aptullah Nebulursa Okutan hazretlerinin hasta olduğu içün gidip hacamat olduğu Amerikanya’dan avdet ettiği havadisi geldi. Aptullah hazretleri, meğersem kalbinden hastalanınca, Sarter’in eski şifahanesine tenezzül buyurmamış. Refikası olan, sultan Ahsen Fena Okutan hanımefendi hazretlerine, “ yatta, bir istihare yap, Ahsen. İnşallah-u teala, kalbimdeki yeri, Rabbim’de sana söyler de, hacamatlanmak içün oraya gideriz “ demiş. Ahsen Fena Okutan hanımefendi hazretleri bir güzel boy abdesti alıp, kuştüyü yatağına girmiş. Bundan sonrası içün, yalansa, günahı anlatanın boynuna. Ahsen hanım, rüyasında, ne edip ettiyse Rabbisiyle irtibata geçememiş. Bağırmış, el sallamış, kapıda oturup, ölürüm de gitmem diyerekten tepinmiş, Rabbime bir şey danışıp gideceğim dediyse de dinletememiş. Çok çemkirmeye başlayınca, atsan atılmaz satsan satılmaz vaziyetleri olunca, Rabbisi bir zebani yollamış kapıya. Zebani demiş ki; “ kadın, nedir bu kadar zorun. Namıssız dünyayı hallettin de bir de burada mı arıza çıkartacan. Rabb-ül alemin diyor ki; vara yoğa gelmeyeler diye akıl, fikir verdim, ahlak, namus, vicdan yarattım, nasıl biliyorlarsa öyle yapsınlar, beni karıştırmasınlar.” Ahsen hanım, ısrarına devam edince, ” şimdi, misal Sakıt efendinin hastanesine git desem, gidecekmisiniz? Dersaadeti beğenmiyorsunuz, oraya hiç gitmezsiniz. Senin kocan olacak o cin Ali, nereye gideceğine çoktan karar vermiş, seni de yalandan buraya göndermiştir. Denemesi bedava, git de ki, Attalosya şifahanesi buyurdular de, suratına bir bak, sonra da kocanın aklındakini söyle, Amerikanya kılivınd de, bak nasıl atlayacak üstüne” demiş. Ahsen, alacağını aldığı içün rabbisiyle rabıtasını o an kesmiş ve uyanmış. Başucunda yalandan bekleyen, Aptullah hazretleri, merak etmiş gibi, “ee ne oldu, ne gördün, ne dediler” diye sormuş. Ahsen hanımefendi, önce zebaninin ezberlettiği gibi, “Rabbim Attalosya şifahanesine gidip hacamat olsun, her işte bir hayır vardır” deyu tembihledi demesiyle Nazır Aptullah hazretlerinin suratı bir olmuş ki, bildiğin Tarsus şalgamı. Aptullah hazretlerine olan sevgisi, hadsiz ve hudutsuz olan Ahsen hanımefendi, aman bir şey olur diyerek endişelenerek yok yok şaka yaptım, nefeslen de söyliyeyim demiş. Ve Rabbisi tarafından, nasıl iyi karşılandığından, başlayarak, lafı asıl işe getirerek, Amerikanya memleketinde kılivınd denen bir yer varmış, oraya gitsin diyorlar deyu bağlamış. Aptullah hazretlerinin mübarek suratı, o saat, Tarsus şalgamı olmaktan çıkıp İsparta’nın gül tarlası oluvermiş. “Allah biliyor ya benimde aklımda orası var idi. Hemi de sultan Turgut ta oraya gittiydi. Hayırlısı olsun, inşaallah” diyerekten, kervan tiz elden hazırlansın, Rabbimin emriyle Amerikanya’ya gideceğiz buyurmuş. Sağ, selamet gitmiş gelivermiş, işte. Allah, eksikliklerini göstermesin. Gerçi söylemeye de gerek yok emme yine de söyleyelim, tuttukları altın olsun. Amin.


Vali paşa hazretlerinin temsilcisi olan zattan, iptidasında hayırla daha sonrasında onun izini bulamamaktan menşe alan bilinmezlikle bahsetmiş idik. Emme yanılmışız ki hemi de nasıl. Mübarek cuma toplantısından tamı tamına 15 gün sonra tellallar yine dolanmaya başladı. Bizim vali paşa hazretlerinin temsilcisi olan zat-ı muhterem Sakıt efendi hazretlerini de yanına alarak toplantı yapacak imiş. Çünkü dersaadetten nazır Recep’in şifahaneler umum riyasetliğinden bir paşa sırf bizim halimizi hatırımızı sormak için gelmiş. Tabii hal hatır sorma lafı, işin güzellemesi.


Geçen sene bir İtalyan dilberi, ben, devlet-i ali Türkiya topraklarında, rastladığım yiğidin atının terkisine atlayıp vilayet vilayet gezeceğim dediydi de ilk rastladığı yiğitten itibaren her bir yiğit hiç sektirmeden dilbere memleketin tanıtımını zorla yapmaya çalışmış, artık hangi yiğitse biri de tanıtımını yaptıktan sonra boğazına çöküp öldürmüş idi. O misal, şimdi bizim de hangi yiğit karşımıza çıkıyorsa bir tanıtım yapıyor. Bakalım umum riyasetlikten gelen, tanıtımdan sonra boğazımıza çökecek mi yoksa daha görüp göreceğimiz var mı, belli olacak.


Neyse, toplantı başladı. Önce Sakıt efendi, her zaman ki veciz nutuklardan birini daha attırdı. Dedi ki, 15 gün önce üstüme çok çemkirdiniz. İngiliz dominyonları gibi idare ediliyoruz dediniz. Yanlış anlamadımsa kendinizi yerli halk beni de sömürge valisi yaptınız. Halbümse, ben öz be öz Attalosyalıyım. Dünyayı şereflendirdikten takriben bir hafta sonra mübarek göbeğim düşmüş ve rahmetli dayım tarafından bizzat bu günler düşünülerek Muratpaşa camii şerifi çatısına fırlatılmıştır. Evvela bunu tashih ediverelim dedi. Sonra da saf saf, gerçi küçükken ağzım açık dinleyerek inandığım bu hikayeyi birkaç sene önce çok değer verdiğim bir yarenime anlattım da mümkünü yok dediydi. Senin dayın olacak adam nasıl fırlatsın göbeği, caminin çatısına. Ya palavradır, ya da fırlatıp gittikten sonra kedi köpek kapıp kaçmıştır dediydi. Bilmiyorum artık. Rahmetli dayıma da sorma imkanı yok tabiî ki demesin mi? Millet fısıldamaya, kıkırdamaya, kendi göbeklerinin akıbetini anlatmak ya da valide ve pederlerinden öğrenmek telaşına düştüler. Netice, Menzilzade Sakıt efendi familyasının kökleri, her ne kadar Adıyaman vilayetine dayanıyorsa da doğumu sonrası göbeğinin Muratpaşa camii şerifine atılmış olma ihtimalinden dolayı, İngiliz dominyonu lafının, ne kadar boş ve çirkin bir benzetme olduğu anlaşılmış oldu.


Sonracığıma lafı vali paşa hazretlerinin temsilcisi olan zat aldı.15 gün önce ne kadar akl-ı selim, adil ve yetkin bir görüntü veren şahıs gitmiş, yerine Sakıt efendi tarafından adeta iğfal edilmiş bir adam gelmiş. Vazifesi, gerçekleri saklayıp, yerli hekimleri kandırmak olmuş sanki. Gözlerimizin içine bakarak yalan söylüyor. Dediğine göre, hacamat yapılmayan son iki ayda şifahanenin kasaları altın dolmuş. Allah’ım sen akıllarımıza muhayyet ol. Amin. Herkese sormuş soruşturmuş. Sakıt efendiye Allah razı olsun demeyen yokmuş. Esasında ona göre kavga edecek birşey de yokmuş, emme işte. Onları da Allah’ın izniyle çözeceklermiş. Neler neler, maydonozlu köfteler. Akl-ı selim dediğimiz adam, gözümüzün içine baka baka hakikatin ırzına geçiyor.


İyi peki, sen de otur, tamam, seni de anladık dedikten sonra sıra, nazır Recep’in gönderdiği umum riyasetlikten Kapıcızade Safa paşaya geldi. Gelen paşa, aynı zamanda bizim Pat Teyfik’inde Sırp isyanındaki Edirne ordugah şifahanesinden yoldaşı. İkisi de, orada harp hacamatçılığında çığırlar açan meşhur hekimbaşı Egeli Rıdvan’ın yanında vazife yapıp traumatologya ya intisap etmişler. Bu sebepden tanışıklıkları var. Nefesler tutuldu, erenler bakalım bu ne diyecek derken, Safa paşanın çıkmayla inmesi bir oldu. Meğersem başka bir toplantısı varmış, müsaade istiyor. Dersaadetten bu vazife ile gelen Kapıcızade Safa paşaya hoş geldin, safa geldin bile deyemeyecekmişiz. İşim var, ben gideceğim diyor. Pat Teyfik, bunun üzerine, paşaysan paşasın Safa efendi, neticede sende traumatologya hazakatini bir beraber yaptığım yoldaşlarımın arasındasın, selamımızı bile almadan gidersen, hem ayıp hem de kendine yazık edersin deyu bir tehdit salladı. O dakka, Kapıcızade Safa yola geldi. Aman yoldaşlar, ben sizi dinlemeyeceğim de kimi dinleyecem, deyin bakalım, neymiş dedi. Ve dertler, maruzatlar, ruznameler, istidalar gırla gitti. Bidayetinde anladı ki, bu Sakıt efendi, şifahanenin içine etmiş, kardeşi kardeşe düşman yapmış. Bir gidip bakayım, size yardım edeceğim diyerekten ayrılıp gitti. Gidiş, o gidiş…