A. Çelebi - 5
Şifahane İftarı

Hoş, Tefennili Şükrü efendi bu kıssayı kalabalık bir yoldaş meclisinde anlatınca, münafıklar yine mevzuyu tersinden anladı. Dediler ki, yahu bu Menzilzade Sakıt efendinin söylediklerine bakılırsa kendisi bir sufidir. Gözü ne paradadır ne maldadır. Bu nasıl bir iştir ki, önünden giden hatunların dötünü seyrediyor. Bildiğimiz kadarıyla harama birden fazla nazar yapılamaz. Göz zinası olur çünkü. Öyleyken bu Sakıt efendi, milletin dötünü çok oynattığını söylüyor. Bunu görmüş olması içün çok bakması gerekir. Bu nasıl bir iştir ki civanlar, bizlerin yüzüne bakmayan bu adam, mübarek göz ve nazarlarını nisaların dötlerine kilitliyor. Anlaşılamadı gitti, vesselam…


İşte Sakıt efendi, bu mühim ve nazik vazifeyi ifa ederken, biraz minderde oturanın fişteklemesiyle biraz da içindeki kabaran aşkla,şahsını tehlikeye atan işler yapmaktaydı. Tayyip-ül Recep’in “riziko alınmalıdır, emme suyun da kaynama vakti olduğunu bilerek hareket edilmelidir” düsturunca, suyun hararetini artırmak gayesiyle alttan çer çöp atarak kaynamayı artırmak istiyordu.


Bu kabil işlerden birini geçtiğimiz Ramazan-ı şerif’de yaptı. Vilayetin mühim zevat ve memurlarını toplayarak, şifahanede onlara iftar tertipledi. Zati, gece vardiyasında çalışanlar için şifahane mutfağında iftarlık yapılıyordu. Emme Sakıt efendi, iftar şatafatlı olsun deyu Pekin ördeğinden Macar pastırmasına, Halep hurmasından Anzer balına kadar ne varsa bulup buluşturdu, masayıdonattı. Gelen misafirlerin yiyeceklerini, çalışanlar paylaşmasın ve hırsızlamasınlar deyu onlarla araya bir çizik çizerek hudut yaptı. Gerçi sonradan o hudutu, oruçlu çalışanların mükellef sofrayı görüp tenasül uzuvları düşmesin deyu koyduğu anlaşıldı. Bir de yine gelen muhterem zevatın göz zevk-u sefaları bozulmasun deyu, umumiyetle hademelik yapan kavruk dağ köylülerini ortadan uzaklaştırdı. İftara gelen misafir heyeti, afiyetle iftarlarını açıp, bugünleri de gördükleri için Cenab-ı Hakk’a hamd-u sena ettiler ve daveti veren Sakıt efendinin gelmiş ve geçmişine rahmet okudular.


Lakin, vakit, din-i mübin’in, devlet ve siyaset elinde eciş bücüş edilmesine mani olunması için kuvvetli tartışmaların olduğu bir vakitti. Frenk ahalisi artık kilise papazlarının sadece kiliseyi idare etmesi gerektiğini söyleyerek vurup kırıyorlardı. Epey olmuştu ki engizisyon mahkemelerinden kurtulmuşlardı. Şimdi, kiliseye vergi vermek istemiyorlar, çarşının, pazarın, evin ve medreselerin idaresinin okumuş yazmışlara geçmesini istiyorlardı. Keşiş okulları kapansınveya oradan icazet alanların bilaihtiyari kadı olması engellensindiyorlardı. Ve bundan etkilenen bizim münevver takımı ve matbuat, efkar-ı umumiyeyi bildiğin hallaç pamuğu gibi attırıyordu. Kanun-i esasi’nin değişmesine ramak kalmıştı. Diyorlardı ki; din-i İslam, saf ve temiz yüreklerdeki makamına yükseltilsin, daha muazzez olsun. Siyaset itiş kakışında heder olmasın.


Hoş Tayyib-ül Recep el Necmettin, konuşulanları duymazdan geliyor ise de sade kulaklarını tıkamıyor, vaziyeti idare ediyor idi.Netekim, devr-i iktidarında fesi yasaklayacak demişler, yasaklamamış, yeni leyli meccani sıbyan mektebleri açıp orada fıkıh okutacak demişler, ona da pek yüz vermemişti. Molla mektepleri kapanalı yıllar olmuştu emme Tayyib-ül Recep’in, mektepleri açaçağını sananlar, her gün boş yere beklediklerini anlamaya başlamışlardı. Hem nalına hem mıhına vurarak gidiyor, cübbelilerin her dediğini yapamıyordu. Haşmetlü ve hiddetlü olmasına rağmen o bilem bazı şeyleri hesap ederek adım atıyordu. Attığı her adım, adalet heyet-i alisi, kanlısı Bay Deniz Kallus ve duyun-i umumiye komserliği tarafından ruberu takip ediliyordu. İkide bir suyun bir kaynama noktası var diyor, susuyordu. Millet de, bu ne ola acep deyip birbirine bakıyordu.


İşte Sakıt efendi hazretlerinin iftar daveti, bu vakte rastladığı içün, bir anda patırtı koptu. İptidasında, bağıranlar kanun-i esasi için çalışan zevattı. Dünya nereye gidiyor, Sakıt efendi nereye gidiyormuş deyu harlandılar. Bağıranlara sonra, Taptuk Emre dergahında odun taşıyanlar da eklendi ki bunlar hergün kırk kere sırat-ı müstakim için imtihana giren hak adamlarıydılar.Onlar, çiziğin bir tarafında karavana, diğer tarafında ballı börek yenerek iftar açmak, din-i İslam’a sığmaz diyerek Sakıt efendiye itiraz ettiler. Vay vay derken bu defa, bu pastırma ve hurmalar kaç mecidiyedir ve ücreti nereden temin edilmiştir deyu itiraz edenler ortaya çıktı. Meğersem, günahları boyunlarına alış verişde kanun-nizam dairesinde değilmiş. Anlaşıldı ki; Sakıt efendi hazretlerinin tertip eylediği iftar daveti, ne yakında çıkacakkanun-i esasiye, ne nereden buldun tamimlerine, ne de din-i mübin’in komşusu aç yatarken deyu başlayan düsturlarına uygunmuş. Sanki, ”biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” diyen atalarımızın mübarek sözleri, hiç söylenmemiş, hiç duyulmamış. Suyun altına bir şeyler atıp da ısıtayım derken, Sakıt efendi, az kalsın mevta oluyordu. Cerideler yazsa hadise büyüyecek, Sakıt efendiyi çok seven Menzilzade Recep bile buna dayanamayacaktı. Sakıt efendi nasıl zavallım Abdurahman çelebiyi tepiklemişse, nazır Recep de, Sakıt efendiyi tepikleyecekti. Emme, hadise duyulmasına rağmen cerideler tarafından bereket, yazılmadı. Menzilzade Sakıt efendinin bir verdiği karşı geldi veya ne olduysa oldu, konu es geçildi, ceride sahifelerinde yer bulamadı. Emme, şayıadır ki; Sakıt efendi , “ulen kerata çelebiler, beni, az kalsın Menzilzade Niyazi Sakıt efendi yapacaktınız” diyerek muhkem bir fırça geçmiş.


Bir kaç sayfa önce Sakıt efendinin vicdanından bahisle, sur borusunu üflemeyi ertelediğini yazmıştık. Emme boru, evvel ahir üflenmek üzere yanında taşınıyordu ve nihayetinde üflendi. Yerlilerin kıyametini haber veren sur borusu teşrinievvel 23 ünde Sakıt efendinin, büyük bir iştahla ve avurtlarını şişire şişirezorlamasıyla öttü. Ses, evlad-ü iyalini yerin dibine gömen, üstünü kat kat kayalarla örten, kayaların üstüne de şan olsun diye piramitler diken firavunun sesine mi, yoksa kendi Roma’sını yakarken lir çalanNeron’un sesine mi benziyor tam anlaşılamadı. Ceddinin, göçmen kuşlar aç kalmasın diye vakıf kurduğunu her daim övünerek anlatan Sakıt efendi, kendine emanet edilmiş üçyüz hekimi, elindeki İsrafil borusunu öttürerek, ebediyete intikal ettirme cihetinde, bir miskal-i gram tereddüt etmedi. Hattı zatında, nazır Menzilzade Recep’in emridir deyu, böyle içler parçalayıcı ameliyeyi yaptım diyeydi bile vebali mübarek sırtından atmış olurdu. Emme yapmadı.


Tabii ki sur borusunun ötmesiyle beraber, her daim kıytırıkoloji öncülerinden olmaya ahdetmiş Sarter Ahalan yerli meslekdaşlarına acilen haber yolladı. Sur borusu öttü, artık kıytırıkolojide benim lafımın üstüne laf olmayacak, benim ardımdan yürünecek, benim gözümün içine bakılacak dedi.Ardından, Mıstağfendi’nin marazlıları, Tefennili Şükrü’ye,Şükrü’nün marazlıları misal Yetmişbeş Cengiz’e vererek marazlıları faili meçhul yapacağını söyledi. Bitti heral derken, hacamatı siz yapın emme ben yapmış gibi benim mührümü basın buyurdu.Nazır Recep’in ”marazlılar hangi hekime evla derse ona gitsin” buyruğunu değiştirdi. Ben hangi marazlıya evla dersem onu hacamatlarım deyu kağıtlar yapıştırdı. Malta ve Fizan sertabipliklerine vazifeler ihdas ettiğini belirtti. Alışkın olmadığı,İzmir veya Samsun esnafının yerli hacamat malzemesinin kullanımının iptal edildiğini artık Anglosakson veya Cermen malı kullanılacağını söyledi.


Yahu etmeyesin Sarter kardaş. Gençliğine yazık olacak, lüle saçların dökülecek, senin yolun yol değildir. Bırak bizi kendi yolumuza vasıl olalım, sende ne biliyorsan öyle yap dedik, emme dinletemedik. Dedi ki benim gibi gelen nisaiye hazakatinin piri sanisiŞenihittin efendi var. O, bu hücumda en ileri gitmek istiyor. Benim ondan neyim eksik ki ben ondan geri kalayım. O, nisaiyedeki yoldaşlarını hal etmeden önce, ben sizi hal etmeliyim ki, Sakıt efendi hazretlerinden bir aferin alayım, başım okşansın dedi.Vallahi cemaat-i Müslim; ister inan, ister inanma, Sarter Ahalan’a yalvarıldı bile. Öyle bir Rodos keçisiymiş ki Nuh dedi, peygamber demedi.


Bu sırada benzer şeyler nisaiyede de oldu. Meğersem Şenihittin efendi orada Sarter’le yarış yapmak niyetindeymiş. Benim adımı boşuna mı Şenihittin koymuşlar, ben kötülükteSarter’den geri kalacak adam mıyım, o bir yaparsa benim iki yapmam lazım gelir. Yapamazsam yazıklar olsun benim kalıbıma, Sarter zavallısı Sakıt efendi hazretleriyle arası yokken bunlarıyapıyorsa, benim bütün karılı erkekli nisaiye tabiplerini hop oturup hop kaldırmam lazım. Ben ki ta Elazizler’den bu mezalim için seçilerek gelmiş bir adamım ki bileğim ve yüreğim kuvvetlidir. Bir vuruşta bin can alan adamım ben. Haydi ya Allah ya bismillah demesin mi?


Bunlar olurken, şifahanede tabiidir ki hacamatlar de devam ediyor idi. Sarter Ahalan’ın yaptığı ameliyelerde, Allah-u teala, eline beline kuvvet versin, üç de bir nispetinde, salah hasıl oluyordu. Kazasız belasız salah ile taburcu olmak şansına mazhar olanlar kuyruğu sıkıştırıp arkalarına bakmadan şifahaneden kaçıyorlardı. Geri kalan üç de ikinin yarısı, sıhhat inkilabı porogramı çerçevesinde derhal sakata yazılıp maaşa bağlanıyor, yarısı da Hakk’ın rahmetine kavuşup, tıbbiye şehitleri kervanının şerefli yoluna diziliyordu. Aslında, üç de birlik salahda da, bizim yerli hekimlerin rolünü, ileride tıp tarihçileri görmezse, körolurlar, inşaallah. Sade beş altı sayrılıyı, tevafuken Kadirli’li Mıstağfendi gittikleri dönülmez yoldan çevirip alıp gelmişti. Allah ondan razı olsun.


Bir hikaye anlatayım da Sarter Ahalan’ın nasıl cevval ve cengaver bir hacamatçı olduğu anlaşılıversin. Sabah hacamatıyapmış, kimseye de haber vermeden, kaleiçindeki mavnasına atlayıp birkaç günlüğüne gezeyim, kafayı boşaltayım demiş. Belli ki hacamat ettiği hastanın ameliyesi hoşuna gitmiş. Hemi de tamı tamına beş bin İngiliz sterlini olan “hastaya koduğu” malzemenin keyfini çatacak. Bu sırada, hacamatladığı hastanın, şak yerinden kanaması bir türlü bitmek bilmiyor. Kalbi teklemeye, tekleme ne kelime, aklına estikçe atmaya, soluğu kesilmeye başlıyor. Kan deveranı temelli durmuş, cartayı çekmiş anlayacağınız. Mıstağfendi,tevafuken gördüğü manzara karşısında atlayıp sayrılının gitmek istediği, hatta gittiği öbür dünyaya elini uzatıp muhterem mi zavallı mı diyelim adamı almış çıkarmış, gayya kuyusundan. Yahu Sarter’e haber verelim, sayrılısına bir bakıversin denmiş emme bulunamamış. Elçiler, hademeler derken, izi bulunmuş. Denizde açıldığı yere, istimbot gönderilip Sarter’e haber verilmiş ve Sarter getirilmiş. Getirilmiş emme yine de Sarter asabi imiş. Şükürler olsun tanrıma, hacamatladığım adamı bana bağışladı diyeceğine,niçün çağırdınız demiş. Öbür dünyaya gitmiş olaydı faydam olmazdı,Mıstağfendi gibi alıp gelemezdim. Gitmemiş ise de boşuna keyfimi kaçırdınız demiş.


Sonradan anlaşıldı ki geldiği yerde, nüfus çok olduğu için,şifahanelerinin kapısında “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” yazarmış.Ve oradaki sertabipleri her gün “aman yoldaşlar, fırsat bu fırsattır.Hem eliniz hem beliniz çalışsın. Acemi nalbant hikayesini unutmayın. Anadolu’dan gelen sayrılı etrak-i biidrakleri, “halka hizmet, hakka hizmettir” düsturunca Anglosakson imalatlarla hacamatlayın. Hem sağkalırlarsa onları sağaltmış olalım, hem de biz yolumuzu bulalım” dermiş.