A. Çelebi - 4
Sarı Derviş


Belkim sırası gelir belkim gelmez. Ona da kısa bir bahis açmakta faide var. Ahi dedesi Sarı derviş, malda mülkde gözü olmayan, mevkiyle makamla kandırılamayan bir meczuptu. Şeyh Bedrettin’in dergahında şakirtlik yapmış, epey odun toplayarakşarkiyat üzerine ihtisas yapmıştı. Bir kaftanı vardı ki; nazırla vali paşayla görüşürken de, tarla sürerken de üstünde olurdu ve uykusu geldiği vakit toplar, kafasının altına yastık edip uyur idi. Çekik tatar gözlü, yumru burunlu, sarkık sarı bıyıklı ve kamburdu. Gaipten haber alıp, cinler alemi ile mufasalat ettiği rivayet edilirdi. Bileği kuvvetli, yüreği korkusuz bir cengaver idi. Yakından tanıyanlar,evinde huysuzluğunun had safhada olmasından ve zevcesi Birsin hatun tarafından ustalıkla idare edilmesinden dolayı da Birsin hatunu evliya hatunlar mertebesine eriştirdiğini söylerlerdi.Akranlarından Muş’lu Kul Ahmet Turan ile beraber medrese tahsili yapmış onun dörtlüklerini ezbere bilir hale gelmişti. Sık sık onun,


"Dervişiz hırkamız kahır

Çekeriz bu yükçe bizim

Bitsin diye evvel ahir

Çabamız büyükçe bizim



Elde belde dilde huşu

Yezit’e der talih kuşu

Hakkın terazi tutuşu

Çokça onun yokça bizim


Feyyazın lokması faiz

Devlet fetva vermiş caiz

Muaf muaaffakta vaiz

Akçe onun ökçe bizim


Ahmet tamah etmez vara

Hulasası kirli para

Üretenler iktidara

Arzumuz ekmekçe bizim"


dörtlüklerini söyler dolanırdı. Allah her ikisine de selamet versin.


Nerede kalmıştık erenler. Vilayet nefesini, tuttuydu de mü? Bu tutuk nefes sırasında, Çıbık belinden bağırtı bekleyen acizlere iki elçi geldi. Elçileri görünce vaziyet i çakalozladık diyenler oldu emme tam da mevzu sarahate kavuşmadı. Elçiler, Sakıt efendinin getireceği hekimlerden traumatologya seksiyonu için geleceğin müktesebat ve ahlakına kefil olup, şehadet ettiklerini ifadeettiler.Yüzlerde güller açıldı. Tamam erenler gelecek iyi adammışdendi. Huzurlu bekleyiş başladı.


Çok geçmeden traumatologya seksiyonu için Menzilzade Sakıt’ın ısmarladığı cerrah geliverdi. Çıbık belinden at üstünde gelmesi beklenirken, şahsına ait bir mavnayla kaleiçine demir atmış. Acep Ceneviz, Venedik esnafından mı ola diye iyiden iyiye meraklar arttı. Ve nihayetinde tanışma faslı gerçekleşti. Bilmem nereden getirttiği adamı, Sakıt efendinin bizim yanımıza getirmeyişi dikkatleri celbetti ama ihtimaliyat hesapları yapıldı,olunabilünür dendi. Eli yüzü temiz bir oğlan, bizim soğuksu mescidinin minaresi gibi ince uzun. Saçları bir değişik. Lüle lüle ve omuzlarına değecek kadar uzun ve parlak. Sarı dervişinde saçları parlar emme onun ki az yıkandığından. Bununkinin parlaklığı, hergün sürülen halis Girit zeytinyağından imiş. Adı Sarter, soyadı Ahalan’mış. Ataları Malatya Darende eşrafından imiş. Dedelerizamanında, sarayda ibrikçibaşılık yapmışlar. Avdeti imişler. Sarter bir baltaya sap olsun diye saray veletlerinin gittiği rüştiyeye yazdırılmış.Oradan da zaten tıbbiye-i şahaneye devam etmiş. Traumatologyanın kıytırıkoloji üst hazakatini edinmiş. İki refikasından, iki kerimesi, bir mahdumu varmış. Müsafaha edildi, hayırlarla gelmiş olasın inşaallah deyu hayırlandı. Refikalarımdan birini ve göbellerden küçüğünü yanıma alacağım, inşallah-ı taala dedi. Müslüman ahalinin oturduğu Keykubat surlarının şark tarafındaki bir konağın icarında anlaştığını söyledi. Bizde biraz kendimizden bahsettik. Sakıt efendinin heybe meselesini anlattık. Manalı bir gülümsedi. Hak Teala yar ve yardımcın olsun denilerek uğurlandı. Arkasından heybe işine manalı gülüşü, içimize dert oldu. Kimi, gülüşü, Sakıt Efendinin yakışıksız lafınadır dedi, kimi de ulan soğana patatese hacamat yapılır mı, o bize güldü dedi. Tam anlamadık vesselam.


Birkaç gün geçmedi ki Sarter, toplanıp hasbıhal edelim deyu çağrı yolladı. “Davete icabet, sünnetdir” düstürunca dediği vakitde bir araya gelindi. Evvelki tatlı konuşmalar sürecek derken Sarter Ahalan birden bire soldan sağa doğru herkes ismini, cismini, tevellütünü velhasıl-ı kelam künyesini okusun demesin mi? Erenler, millet bildiğin kireç gibi oldu , bu neyin nesidir gardaş, başımıza gelen nedir diyerek şaşkalozladı. Bu şaşkınlıkla en soldaki bir çırpıda künyesini okuyuverdi. Emme ikinciye sıra geldiğinde millet uyandı ve niye künye okuyacakmışız, evvela sen bir künyeni kalk da oku diye efeleniverdiler. Bundan sonrası taciz, tariz ve itiş kakışla geçti. SarterAhalan ile yerleşik zenaatkarların anlaşamayacağı belli oldu.


Menzilzade Sakıt efendinin getirdiği, ilk hekimin canhıraş feryatlarla yetişin yetişin bunlar beni paralayacak deyu bağırması, bu bağırtıyı herkesin duyması, yardımına kimsenin gelmemesi, hattı zatında prens Şengen’in bir ışmarının “eti sizin, kemiği benim” deyu anlaşılması, milletde “ne oluyoruz erenler hu?” dedirtti. Bunun üzerine Sarı derviş adam salıp bu Sarter denen adamın neyin nesi, kimin fesi olduğunu öğrenmek istedi. Ve birkaç güne kadar gelenler geldi. Meğersem, Din-i mübin-i İslam’ı zaman behrinde seçmelerine rağmen gizliden gizliye evlerinde Hazreti Davut risaleleri okuyup, nasıl bir şeyse bir pergelle bir cetvel etrafındacem ederlermiş. Atadedeleri Rodos’ta adına ecnebilerin şövalyelik dediği bildiğimiz cengaverlik yaparlarmış. Kafasına sürdüğü yağda Girit değil Rodos menşeliymiş. Kendü gelmeden evvel gelen elçiler de meğersem onun pergel tarikatından arkadaşları imiş. Ve daha önemlisi bir sürü şeyi bizden iyi bilen Menzilzade Sakıt efendi, bu hakikati de yine meğersem biz anlamadan evvel anlamış ve onun için onu bize ne kendi getirmiş ne de yetişin beni paralıyorlar bağırtısına adam koşturtmuş. Hadi bizim familyadan olmadı, Saidoğulları, Kadiriyegiller, Buharalı nakışçılardan biri geleydi bari, dersaadetteki Nazır Recep efendi bula bula bu Rodosluyu mu buldu deyu içlenmiş.


Sakıt efendinin ısmarladığı hekimler, Sarter’den sonra akın akın gelmeye başladı. Şişmanı, zayıfı, keli, körü velhasıl-ı kelam her türlüsü sökün etti. İçlerinde, Tayyib-ül Recep’in lisanınca uysal koyunlar, yumuşak başlılar, cin Ali’ler, İngiliz Kemal’ler ne ararsan geldi. Emme, Sarter akıllısının künye okutma işinin ters tepmesini duyduklarından olacak, “ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız” türküsünü çağırarak dolanmaya başladılar. Arada, Sakıt efendiye gidip, efendimiz, velinimetimiz, halaskarımız yerli doktorlara karşı hücum borusunu ne zaman üfleyeceksiniz, kulağımız sizde deyu sıkıştırmaya başladılar. Sakıt efendi de Allah’ı var, vicdan sahibi bir adam olduğu içün biraz eyleşin, zavallılar biraz daha günlerini gün etsin, son günlerini iyi geçirsinler deyu onları sakinleştirip, yerlilerin ölüm fermanı olan, benzetmek gibi olmasın İsrafil Aleyhisselam’ın sur borusunu üflemeyi geciktirdi.


Vaziyet az çok anlaşılıyordur, kanaatimce. Zavallı Abdurahman çelebi, sonra prens Şengen, onun istepnesi Naşit ve onların minderi derken Sakıt efendinin ne kadar mühim, mühim olduğu kadar ne kadar stratecik bir vazife deruhte ettiği, ipten adam alıp, ipe adam verecek bir mukaddes postta oturduğu ortaya çıkıyor. Hikayeye başlarken sıcak minder hikayesi deyu başlamamızın sebebi bu ola. Sakıt efendinin mübarek mabadının şereflendirdiği bu postun kudret ve ihtişamına, şu satırların yazarı Aşık Kul Feyzi, “kalemimin kıvraklığı yetmez” deyu teşebbüs bile edemedi . Niçün denilirse, hazreti şehriyari Sakıt efendi hazretlerini gençliğinde, çocukluğunda ve ilk hekimlik yıllarında tanımak şerefine nail olmuş kimi sabık yoldaşları, ondaki müspet cihetteki değişimin kısm-ı azamisinin oturulan post sayesinde husule geldiği kanaatine varıyorlar. Netekim, belirtilen ömür devrelerinde daha bir tutuk, daha bir safça, daha bir kendini saklayan, mühim özelliklerini göstermekten çekinen bir hali var imiş. Şimdiki cevval ve bilmiş tavrını mübarek posta yorarak, acep bir eşek oturmuş olaydı o ne hale gelirdi deyu meraklanan epey bir ahali ve ulema var. Eski Yunan’da sıkça söylenen, “taç takan baş, akıllanır” lafı, sanki Sakıt efendi için söylenmiş. Her şeyi biliyor, tahmin ediyor, naturasından gelen bir hususiyetle atlıyor, zıplıyor, haşlıyor, bozuyor, cezalandırıyor, küsüyor özetle ne yapmak gerekiyorsa onu yapıyor. İşte, kuzuyu kurt, kargayı bülbül yapan bu postun, Sakıt efendi üstünde otururken, tasvirine girmek ve girdikten sonra yeterince becerememek ihtimalinden dolayı hiç niyetlenilmedi, bu işe.


Tefenni’li Şükrü efendiden rivayetle anlatılan bir vakıa vardır ki hala görmeyen ve duymayan münafıklar için ilaçtır, ilaç. Veliaht prens Şengen efendi, keyfi iyi olduğu bir gün Tefennili Şükrü efendiye; “bu Sakıt efendi hazretlerinde akıllara seza bir yeti var, emme neymiş anlayamadım. Efendimiz, bir nazarda doğruyu yanlıştan, eğriyi doğrudan, lüzumsuzu işe yarayandan hemencecik ayırıveriyor. Öyle oluyor ki, ben de bu kadar allem-kalem varken, ben şaşırıyorum, Sakıt efendi hazretleri şaşırmıyor. Misal, şifahane koridorunda bir beraber konuşarak yürürken, efendi hazretleri arada bir nazar ediyor ve laf arasında bak şu karşıdan gelen satın almayı iyi becerir onu oraya alıver, bak şu gelen çalışmaz tembel onu tepikle gitsin, bak şu önümüzden giden dötünü çok oynatıyor, bunun ikinci bir işi olabilir deyu muntazaman buyuruyor. Ve her dediği birebir çıkıyor. Tepikle dediğini o gün tepikledim, ne çirkeflik yaptı akla hayale sığmaz. İyi ki buyurmuş da tepiklemişiz. Bu götünü çok oynatıyor, ikinci işi olabilir deyu hakkında hükmü verilen hatun kişiyi o gün dışarıda gördüm. Hakikaten de dirseklerinden aşağısı görünen ve kendine erkek diyen her ademoğlunu tahrik eden bir kıyafet içerisindeydi. Velhasıl–ı kelam adamı boşuna sertabip yapmamışlar” deyu methiyeyle bahsediyormuş. Tefennili Şükrü efendide, seni veliaht prens seçtiğinden belli değil mi, Şengen efendi uzağa gitmeğe ne gerek var demiş. Bunun üzerine, Şengen efendi’nin, söylemek istediğini başkasına söyleten, her cingöz Recai gibi göğsü şişmiş koltukaltları dolmuş. Sahibisi ve kendisi zaviyesinden ne kader ulu mevkiler işgal ettüklerini düşünerek belli ki duygulanmış. Allah hepiciğine de sağlık, sıhhat ve afiyet ihsan eylesin. Bizlere ve Attalosya ahalisine hizmetten alıkoymasın. Amin…