A. Çelebi - 3
Namussuz Minder

Minderin fettan ve namussuz olduğu bahisini biraz evvel açmıştık.Bu mevzuda herkezden tecrübe sahibi olan sertabip hazreti şehriyari Menzilzade Sakıt efendi, makamı deruhte etmek üzre oturduğu gün, cümle muavin taifesinden “minderde gözüm yoktur, otur denene kadar oturmayacağım” deyu istida almak istedi. Meğersem onun gayesi, prens Şengen’i oturtmakmış ve o yabandan gelene kadarda muvakkaten bir muavin bulmakmış. Böylece, zavallım Abdurrahman çelebi, Sakıt efendi’nin muvakkaten bulduğu ilk muavin oldu. Muvakkatlığı Abdurrahman çelebisine söylenmediği içindür kü, bizim çelebi kendini Bursa’dan gelmiş Hint kumaşısaydı. Sultan Süleyman’a yar olmayan dünya nimetlerinin kendisinde biteviye kalacağını sandı. Haşmetlü Tayyib-ül Recep’in sürekli olarak buyurduğu “benim boyum şu kadar arşın, mezarda şu kadar,onun için fani olduğunuzu unutmayın” uyarılarını dikkate almadı.Kendisini doğrucu Davut, yoldaşlarını da sülün Osman deyu gördü.İstepne prens Naşit’de bile şu ana kadar tevafuk edilmeyen boncukların kendi def-i hacetinde olduğunu sandı. Ve işte hazin hikayesi, bundan menşe aldı.


Neyse nerde kalmıştık. Sertabip “gözüm yoktur” istidası verinbuyurdu. Durulmaz paşa, bu böyük memurlar için bir devlet geleneğidir ve kökleri taa Sultan Turgut zamanına dayanır deyerek istidayı verdi ve vermesiyle beraber de alaşağı edildi. Yandım Allah deyu bağıracak zamanı bile olmadı. Bizim gibi fakir kullarına aslan olançoğu kerli ferli muavinler de istidayı verdiler. Aşık Kul Feyzi, bunlar helal süt emmişlerdir, erenler, höt denmeden al sana bir döt demezler dedi lakin fena yanıldı. Sertabip höt dedi ve istidaları aldı. Emme, Allah-ı Teala’nın şanslı kullarıymışlar ki Sakıt efendi, Durulmaz Mustafa paşaya yaptığını bunlara yapmadı. Biat ettiniz, teprenmeden oturun dedi. Sade iki tane hakiki aslan parçası çıktı. İstida vermedikleri gibi usulü de tenkit ettiler. Özcan efendi ve Kaplan Halit namlı bu iki civanmert istida da vermeyiz, Sakıt efendiyi de tanımayız, sultan Turgut’u da bilmeyiz, lüzum ederse minderden de vazgeçeriz dediler. Sakıt efendi’nin cinlerini, mübarek tepesine çıkarttılar. Ol sebeple, tenzil-i rütbeye uğratılarak, birisi Malta diğeri de Fizan sertabiplikleri emrine verildiler. Ve hala orada çilelerini dolduruyorlar. Mevzuları geldi, iyilikleriyle anıldılar. Allah’ın selamı onların üzerine olsun. Amin…


Minderin hikayesi bitmez. Sakıt efendi ve muavinlerinin ki hiç bitmez. Aceleye de mahal yok. Usul usul anlatalım. Sakıt efendi bu arada dersaadetten hekim getireceğim, ister Müslüman ister Frenk olsun. Yeter ki uzaklardan gelsin deyu çığırınmaya başladı. Gayesi, bir türlü sevemediği mevcutları huzursuz etmek, bir. Şifahanenin adını Attalosya şifahane-ül kebir olarak değiştirmek, iki. Bu dersaadet’ten hekim getirtme işini, mevcutların üzerinde, Demokles denen bilge kişinin kılıncı gibi tutmak. Mevcutları kıçına nişadır sürülmüş merkep gibi koşturmak.


Gelenleri, zahir beyaz atlar üzerinde bilge, güçlü ve becerikli bir de dürüst olarak o kadar zihninde tahayyül etmiş ki, zavallı, gelsin diyor, başka bir şey demiyor. Sakıt efendiyi tanımayan der ki; heralde bu bekleyişle ya Hipokrat çıkagelecek ya Allah’ın rahmeti üzerine olsun İbn-i Sina usta. Bekleyiş, onun bekleyişi sankim.


Sakıt efendinin bir emeli de, zati büyük olan adının önüne biraz daha büyük sıfatlar eklemek. Sertabip-i kebir olmak. Barim söyleyelim de büyüklük isteyen ruhu doysun, mesud olsun. Sertabip-i kebir hazreti şehriyari Menzilzade Sakıt efendi.


Bazı yoldaşları, yav uzaktan gelen, yol bilmez iz bilmez. Boşver bu sevdaya dedilerse de caymadı. Yazılar yazdı, ceridelere mülakatlar verdi, birkaç defa Devlet-i ali Türkiya payitahtını ziyaret etti. Allem etti, kalem etti. Menzilzade Recep’ide kandırdı mıyoksa o mu onu kandırdı, neyse, Dersaadetten hekim getirtme işigerçeğe bindi.Tabiidir ki birazda kendi aşiretlerinden birisi gelir, Menzilzadeler de bu sayede çoğalır deyu hesap içine girdi..


Bütün kullar, gözlerini Çıbık beline çevirip, çığırtkanın “Sakıt efendinin beklediği hekimler geliyor, geliyor destur “ diye bağırtısını beklemeye başladı. Sade kullar beklese neyse, cümle vilayet taifesi de Rumelinden gelecek bıçakları keskin, elleri şifalı, kalpleri hazik hekimleri beklemeye başladı. Bu bekleyiş sırasında birkaç defa yerli hekimlerden Pat Teyfik, piri ve üstadı Neyzen Tevfik’den rubailer okuyarak sukut-u hayal oluşmaması için gayret sarfetti.Merhum neyzen, artistik ve ecnebi olanı hazzetmediği, bir de anlaşıldığı kadarıyla vaktinde zararlarını da gördüğü için zahir gelecekleri evvelden bilmiş gibi döktürmüş. Pat Teyfik’de ondan alıp, bir miktar değiştirip sallıyor da sallıyor.


"Bir hazakatzedeyim, midemi tıp tepti benim

Bin katır tepseydi incinmezdi nazik bedenim

Geceleri düşmez iken dördü beşi

Frenk hekim meneyledi bana fişfişi"


Kahkahalar her tarafı sarıyor. Neyzen, rahmetlinin ruhu muhabbete doymuyor, devam ediyor. Hekime meneylemek kolay fişfişi.


Torba talik edemem ya fişime… ve devam ediyor emme gürültüden duyulmuyor. Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler temennileri ortalığa bırakılıyor.


Bu arada, Sakıt efendiye destanlar yazıp salındı. Elindekine sahip çık, incitme. Oğlan evlenmeden, ekin biçilip samanlığa girmeden senin değildir. Bilmediğin atiye bu kadar bağlanma,akıllı ol, elindekinin razılığını al denildiyse de kar etmedi. Hattızatında, tam tersi söyleniyormuş gibisine Sakıt efendi gittikçe azıttı. Hekimler yaşlıdır cevval değildir demeye başladı. Bir lahza soluklanmadan, bunlar heybeleri doldurulmadan iş yapmazlar. İlle soğan, patates, erişte, biberiye vermen lazım ki seni hacamatlasınlar deyu ceridelere konuşmaya başladı. Rantiyeci dedi, ne demekse. Gayesi, Attalos gelip vilayeti kurduğundan beri icra-i sanat eyleyen ve sanatlarını elden ele devreden hekimlerini kötülemek, yeni geleceklerin yüzünü ağartmak. Sakıt efendi hazretlerinde şayan-ı hayret bir tabip düşmanlığı var. Millet indirip kaldırıyor, buna sebep arıyor.


Artık iş iftiraya dönünce, heybe dolmadan iş yapmazlar lafıyayılınca, ahi dedelerinden Sarı derviş, “gel bakalım yahu Sakıt mısın nesin ! Bu heybe işini nereden çıkarttın. Kimin heybesine kim ne koduysa söyle bakalım da hakkı olmayanı alanı, evvela ben bileyim” deyu haşmetlendi. Vilayet nefesini tuttu, Sakıt efendiden çıkacak kelamları duyacak. Misal, diyecek ki, Ahmet’in heybesine baldırcan, Mıstağfendi’in heybesine yoğurt teperlerken gördüm. Ne dese beğenirsiniz? Ben öyle demedim ağalar beyler, iyiler iyidir, kötüler de kendini bilir, üstüme vazife değildir, bir şey söyleyemem dedi. Sarı derviş, bunun üzerine “ tamam o zaman, bir daha iftira atma. Zulfikarımlan, mübarek dilini yılan diline çevirir seni pişman ederim” deyu efelendi. Heybe işi de böylece bitti.