A. Çelebi - 1
Takdim

Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber, onbeşlik veletler armatör iken ve ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, kiminin peksimetleri avucuyla sıkıp altından çıkmayan suyu yaladığı, kiminin de hep kuzu eti yemekten rahmet-i rahmana kavuştuğu, vuranın vurduğu, yapanın yaptığıyla kaldığı, altta kalanın canının çıktığı, çalmayanın aptal, desisesiz adamın işe yaramaz sayıldığı, doğru söyleyenin dokuz köyden kovulduğuyıllardı. Gündüzleri camiyi, kiliseyi dolduran etrak-i biidraklerin, geceleyin evlerinde paraya taptıkları bir zamandı, yaşadığımız. Az gidip, uz gidenlerin bir de arkalarına baktıklarında, bir arpa boyu yol gittiklerini gördükleri yıllardı. Kendi memleketindeki bir aciz kedinin hayatını kurtarmak için, olmadık vaveyla ile cümle tulumbacı takımını ayağa kaldıran Frengistan ve Amerikanya memleketleri ahalisinin, bir koşu geldikleri Arabistan ve Acemistan topraklarında, bir ayda bin adamı terk-i diyar ettirdikleri ve buna rağmen bir Cenab-ı Allah kulunun n’oluyor diye sormadığı bir zamandı. Güçlünün haklı, haklının zalim olduğu yıllardı. Öldüğünü bilmeden yaşayanlar, yaşadığına inanmayan ölüler vardı.Tulumbacıların yangına körükle gittikleri vakitti. Hep çift sarılı ve günde üç kez yumurtlamayı beceren tavuklar varken, şekersiz bal, susuz süt, mikropsuz su bulamadığımız zamanlar idi. Tavşanın kaçmaktan, tazının tutamamaktan yüreğinin yarıldığı, her ikisinin de ebabil kuşları tarafından yenildiği yıllardı. Avrat taifesinin sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmenin ayıplandığı çağlardı.Talkımlar ele verilirken, salkımların yutulduğu, bal tutan parmakların afiyetle yalandığı, eşekten düşmenin ne olduğunuanlamak için illa eşekten düşen bir adem aranan yıllardı.


Ve o yıllarda, kocaman kürre-i arzın küçücük bir noktasında,Devlet-i Ali Türkiya toprakları üzerindeki Teke eyaletinin Attalosya vilayetinde, bir tavşan tazı hikayesi, yukarıdakilere benzer hüzünlü bir vakıa cereyan ediyordu.


Ve olan biten unutulmasın, tarih ağacına bir çentik atılsın diyeAşık Kul Feyzi, duyduğu gördüğü her şeyi, geceleri kandil ışığında inceden inceye yazıyordu. Biliyordu ki; hafiza-i beşer nisyan ile maluldür.


İşte Attalosya’nın da küçük bir noktası olan bir şifahanedeydik şimdik.


Okuduğunuz, Çelebi Abdurrahman efendinin devri saltanatının bir mum gibi kısa ömürlü oluşunun ve onun acıklı ıskatının ve yerine gelen Prens Şengen‘in kendi zaviyesinden bir heyecan, debdebe ve misli görülmemiş şatafatla oturduğu sertabip hazreti şehriyari muavinliği minderinin, hala sıcaklığı devam eden hikayesinin özetidir, bu. Hikaye, hakikatte Abdurrahman efendi veya Prens Şengen hikayesi de değildir. Menzilzade Sakıt efendi deyu başlayıp da onun hiddet ve şehametini layıkı veçhile aksettirememekten tırsan aciz kulunuz Aşık Feyzi’nin mevzunun gözüne parmağını sokmaktan ziyade etrafında tır tır dolanmasıyla alakalıdır. Allah-u teala, Sakıt efendigilin devri saltanatlarında nankörlük veya münafıklık yapan kullarına da bu vesileyle akıl, fikir ihsan eylesin. Tevzii yapılan fikirlerden nasiplenemeyen gözleri kör ehaliyi de helak etsin inşallah…Amin


Cümle kullar bilir ki; oturulan minder, bir kudret ve iktidar minderidir. Ol diyince olduran, odur. Bir şaşı nazarda, karşısındakiadamı iki yakasını toplayamaz hale getiren de odur. Ve dahi üstünde oturanı cevval, münbit ve felfecir gözlü, hışmına uğrayanları da şeytan çarpmış gibi Bekri Mustafa’nın kör eşeğine çeviren yine odur. Onun içindür kü; zavallı Çelebi Abdurrahman minderden kalkmayla beraber üzüntüden bir deri bir kemik kalmış, insan içine çıkamaz hale gelmiştir. Halbüse, çöktüğü minder,Durulmaz Mustafa paşa’nın kalkmasıyla boşalttığı minderdir. Uzun seneler hizmet etmek hesabı ile oturulmuş, amma işler istediği gibi gitmemiş, hiç beğenmediği Durulmaz paşa bile senelerce oturmuşken, o birkaç ay içinde yallah derdest edilmiştir. Sertabip hazretlerinin itimatlı muaviniyken, o anaların doğuramayacağı aslanlar aslanı Çelebi, yerden bir karış yükseklikteki minderden düşmekle ince hastalığa yakalanmış gibi olmuştur, adeta…


Cümle kullar bilir ki; oturulan minder, bir kudret ve iktidar minderidir. Ol diyince olduran, odur. Bir şaşı nazarda, karşısındakiadamı iki yakasını toplayamaz hale getiren de odur. Ve dahi üstünde oturanı cevval, münbit ve felfecir gözlü, hışmına uğrayanları da şeytan çarpmış gibi Bekri Mustafa’nın kör eşeğine çeviren yine odur. Onun içindür kü; zavallı Çelebi Abdurrahman minderden kalkmayla beraber üzüntüden bir deri bir kemik kalmış, insan içine çıkamaz hale gelmiştir. Halbüse, çöktüğü minder,Durulmaz Mustafa paşa’nın kalkmasıyla boşalttığı minderdir. Uzun seneler hizmet etmek hesabı ile oturulmuş, amma işler istediği gibi gitmemiş, hiç beğenmediği Durulmaz paşa bile senelerce oturmuşken, o birkaç ay içinde yallah derdest edilmiştir. Sertabip hazretlerinin itimatlı muaviniyken, o anaların doğuramayacağı aslanlar aslanı Çelebi, yerden bir karış yükseklikteki minderden düşmekle ince hastalığa yakalanmış gibi olmuştur, adeta…


Nasıl ve niçün bilmiyoruz. Amma velakin vakıa budur. Ve çelebinin bu rikkatli kalpleri yakan hazinli hikayesidir ki,velinimetimiz ve halaskarımız sertabip hazretleri, böyle ikinci bir vakaya şahit olmamak gayesiyle taa uzak illerden, yabandan getirdiği Şengen’i evlendirip hidayete erdirerek prens ilan eylemiştir. Vaziyet artık ne kadar nazik ve mühimmiş ki, zavallı Abdurrahman çelebisinin boş bıraktığı minderi, ancak ve ancak dağlar ardı yerlerden getirtilen veliaht prens Şengen doldurmuştur.


Nasıl ve niçün bilmiyoruz. Amma velakin vakıa budur. Ve çelebinin bu rikkatli kalpleri yakan hazinli hikayesidir ki,velinimetimiz ve halaskarımız sertabip hazretleri, böyle ikinci bir vakaya şahit olmamak gayesiyle taa uzak illerden, yabandan getirdiği Şengen’i evlendirip hidayete erdirerek prens ilan eylemiştir. Vaziyet artık ne kadar nazik ve mühimmiş ki, zavallı Abdurrahman çelebisinin boş bıraktığı minderi, ancak ve ancak dağlar ardı yerlerden getirtilen veliaht prens Şengen doldurmuştur.


Nasıl ve niçün bilmiyoruz. Amma velakin vakıa budur. Ve çelebinin bu rikkatli kalpleri yakan hazinli hikayesidir ki,velinimetimiz ve halaskarımız sertabip hazretleri, böyle ikinci bir vakaya şahit olmamak gayesiyle taa uzak illerden, yabandan getirdiği Şengen’i evlendirip hidayete erdirerek prens ilan eylemiştir. Vaziyet artık ne kadar nazik ve mühimmiş ki, zavallı Abdurrahman çelebisinin boş bıraktığı minderi, ancak ve ancak dağlar ardı yerlerden getirtilen veliaht prens Şengen doldurmuştur.


Nasıl ve niçün bilmiyoruz. Amma velakin vakıa budur. Ve çelebinin bu rikkatli kalpleri yakan hazinli hikayesidir ki,velinimetimiz ve halaskarımız sertabip hazretleri, böyle ikinci bir vakaya şahit olmamak gayesiyle taa uzak illerden, yabandan getirdiği Şengen’i evlendirip hidayete erdirerek prens ilan eylemiştir. Vaziyet artık ne kadar nazik ve mühimmiş ki, zavallı Abdurrahman çelebisinin boş bıraktığı minderi, ancak ve ancak dağlar ardı yerlerden getirtilen veliaht prens Şengen doldurmuştur.


Nasıl ve niçün bilmiyoruz. Amma velakin vakıa budur. Ve çelebinin bu rikkatli kalpleri yakan hazinli hikayesidir ki,velinimetimiz ve halaskarımız sertabip hazretleri, böyle ikinci bir vakaya şahit olmamak gayesiyle taa uzak illerden, yabandan getirdiği Şengen’i evlendirip hidayete erdirerek prens ilan eylemiştir. Vaziyet artık ne kadar nazik ve mühimmiş ki, zavallı Abdurrahman çelebisinin boş bıraktığı minderi, ancak ve ancak dağlar ardı yerlerden getirtilen veliaht prens Şengen doldurmuştur.


Tabiidir ki bunu, yani Şengen’in prens yapılması ameliyesini,zavallı çelebinin yerinde gözü olan ehl-i sünnet vel cemaat bir sürü arkadaşı, yaşlı gözlerle seyreylemiş, hazreti sertabibe hizmette ilk sırayı kapamamaktan dolayı hicrana garkolmuşlardır. Yine de yeise kapılmayıp sıralarını beklemekte, Prens Şengen de Çelebi gibi tepiklenirse, onun minderine oturacakları günün hülyasıyla yaşamaktadırlar. Çünkü silsile-i hizmette yer kapma şerefine nail olmak en başta gelen arzularıdır.


Silsile-i hizmet deyince ileride belki tafsilatlı anlatmak imkanı zuhur edecek, emme şimdilik kısaca diyelum. Zencürün son halkası, minderin tevziini ayarlayan sertabip hazretleridir ki, namı Menzilzade Sakıt efendi deyu geçer. Ve ardından onu buraya gönderen Sıhhat, İçtimai Muavenet ve Terceme nazırı Menzilzade Recep ve nazır Recep’i de bu mühim vazifeyi deruhte etmesi için intisap ettiren haşmetlü ve hiddetlü Tayyib-ül Recep el Necmettin dir. Zencürün ilk halkası ise, Tayyib-ül Recep’i bu işlere girmesi içün yüreklendiren, Devlet-i Ali Türkiya’nın asil ve necip milletidir. Ve bu millete, bu hikaye boyunca, garplıların ağzıyla etrak-i biidrak deyeceğiz. Zaman gelir de Allah-u teala nasip ederse, onu da niçün öyle söylediğimizi izah ederiz.


Eldeki yazıyı okurken bazı şeylere alık alık baktığınızı temaşa ediyor, her bir suale zamanı gelince cevap vereceğimi bildirmek istiyorum. İptidasında, nazır ile sertabibin aynı familyadan geldiği dikkate şayandır. Bu vesile ile mevzuyu biraz açmakta faide görüyoruz: